Ultrabalaton koşanlar

Ayhan Esen Ultrabalaton’u 20:16:35 ile bitirmiş. Spartathlon qualifier olan 221 km’lik bir yarış. Erkekler için 31:00 saat denmiş. Yani otomatik/kurasız katılım için 23:15 gerekiyor. Bu durumda Spartathlon’a kurasız katılabilme hakkı kazanmış. Tebrikler.

40 Beğeni
14 Beğeni

Bu da Asla Durma sohbeti.

7 Beğeni

Özgür Sancak’ta sanırım Spartathlona vize almak için koşuyor şu an

https://runtiming.hu/verseny/ub2024/ub2024-egyeni/versenyzo/45928

4 Beğeni

131km 12sa09dk Özgür Sancak.
Hakan Esen’i baz alırsak gayet iyi, yakın :nazar_amulet:

Bu km ve sonrasındaki geçiş süreleri Hakan Esen’de:
12:01:58 -13:11:38 -13:58:20 -14:58:26 -16:01:54 -17:14:32 -18:12:19 -19:21:10 -20:19:49

Mesafe şurada gözükmekte:
https://runtiming.hu/verseny/ub2024/ub2024-egyeni/idoeredmenyek

1 Beğeni

Kura çıktı zaten,
Ama yine de koşuyor tabi​:smiley:

3 Beğeni

13saat20dk koşudan sonra veri gelmedi, yaklaşık 100dakika geçti.Yarışıyor yazmakta.

14saat7dakika 150km.Devam.

2 Beğeni

150i de geçti,
Sürekli sıralamada yükseliyor.

2 Beğeni

Bu yarışın sonucu 2025 yılı Spartathlonunu etkiliyor yanılmıyorsam. Ama bu sene vize aldığını kaçırmışım

2 Beğeni

21:12:32 ile 211 km bitmiş :clap:

4 Beğeni

Sabah 06:30 oldu. 5’ten beri ayaktayım. Bir şeyler yedim, kahve içtim. Giyindim. Sonra yeniden uyumak istemedim, oturdum bekliyorum.

Odanın dışında kıyamet kopuyor. Fırtına çıkmış. Pencereden yağmura bakıyorum. İngilizlerin “Raining cats and dogs” (Kedi köpek yağıyor) dediği cinsten.

Eskiden Britanya’da ev hayvanları, evlerin çatısında yaşarmış. Bazen yağmur çok şiddetli olduğunda, kediler köpekler kayar düşerlermiş. Ona ithafen çıkmış bir deyim.

İşte bu da benim kötü huyum. Lafı uzatıyorum. Bazı şeyleri hep söylemek istiyoruz da, karşımızdaki dinlemek istiyor mu diye hiç düşünmüyoruz.

Oysa iyi konuşmalı, iyi yazmalıyız. İyi yazmaya çalışmazsanız, iyi düşünemezsiniz. İyi düşünemezseniz, iyi karar veremezsiniz. O zaman başkaları sizin yerinize düşünür, sizin yerinize karar verir. Sonradan ağlamak fazla işe yaramaz.

Yağmur ve fırtına diyordum. Göz gözü görmüyor. Yani ilk kez 200 km üstü bir koşuya çıkarken olacak şey mi bu. İleride yine denersin diyeceklere de pes yani. Yaş gelmiş 65’e. Bir dahası falan yok.

06:45’te odadan çıkıyorum. Start alanına çok yakınım zaten.

Yanımda aslında yağmurluk, rüzgarlık, yağmur kepi gibi çok sayıda malzeme var. Ancak hava raporuna göre yağmurun şiddeti kısa süre sonra azalacak. Yük taşımak istemiyorum. Sadece yağmur kepini takıyorum.

Dediğim gibi en uzun mesafeli koşu etkinliğim olacak bu. Üstelik bir arazi koşucusu olarak bana göre farklı bir branş. Yolda geçiyor.

Yol koşuları, dağ koşularına göre daha hızlı olmak zorunda. Yürümeye fırsat vermez. 160 kilometrelik bir dağ koşusuna 33 saat süre verilirken, 211 kilometrelik bu yarışa 31 saat verilmiş. Yavaşlasanız da, sürekli koşuyor olmalısınız, yoksa bitmez.

Koşu Balaton gölünün çevresinde tam bir tur olarak yapılacak. Toplam rakım kazancı 1000 metre civarında. Genelde bisiklet yolundan gidilecek.

233 kişi kaydolmuş. Bu mesafe için beklenmedik bir sayı. Rekor. Her sene katılımcı sayısı artıyormuş zaten. Geçen sene 180’miş, o da rekormuş.

Aslında tam bir koşu festivali. Toplam sporcu sayısı 12.000 kadar. Tamamına yakını, takımlar halinde koşarak gölün çevresini tam tur dönüyorlar.

Bazı takımlar 2, 3, 4 veya 5 kişilik küçük ekipler. Her biri maraton, yarı maraton veya 10 km civarında değişe değişe, dinlene dinlene koşuyorlar.

Takımda o sırada kim koşuyorsa, genellikle bir araç ve iki bisikletli ile takip ediliyor. Yağmurluğu verip alıyorlar, üst baş terledikçe yenisini giydiriyorlar, yiyecekleri hazırlıyor, mola yerinde çoraplarını değiştiriyor, hatta bacaklara masaj yapıyorlar.

Bu takımlar, yeşil renkte, 4 rakamlı yarış numaralarından tanınıyorlar. İlk rakam takımdaki kişi sayısı, son üçü yarış numarası. 2332, 4155 gibi. Bu takımların sayıları oldukça az ve koşacakları kişi başı mesafe oldukça fazla olduğu için, görevliler ve seyircilerden ayrı ihtimam görüyorlar. Destek istasyonlarında ayrı girişleri ve daha çok yiyecek ve içecek seçenekleri var.

6 ile 15 kişiden oluşan takımlar da var ve asıl sayıyı bunlar oluşturuyorlar. Bunlar mavi renkte numara taşıyor ve koşucu sayısı sonrası 3 haneli numarası yazıyor. 7450, 11345, 13888 gibi. Hatta gece koşmayı tercih etmeyenler, hava karardığında mola verip, sabah yeniden başlıyorlar. Bunları da bir kaç araç, en az 2 bisiklet ve büyük bir ekip takip ediyor.

Tüm parkuru bireysel olarak, tek koşanların yarış numaraları yeşil renkte ve sadece 3 rakamlı. Bunları görünce nasıl davrandıklarını ise hiç sormayın. Sanki pagan tanrısı gibi tapınacaklar neredeyse.

Her 3-5 kilometrede bir ulaştığımız ara destek istasyonlarında, bekleyen kalabalık dalgalanıp iki yana ayrılıyor ve alkış tufanı başlıyor. Bu destek insanı sürekli motive ediyor.

Değişim noktaları bayram yeri gibi. Bir yandan koşucular, diğer yandan takipçi bisikletliler değişiyorlar. İlk kez görenler için tam bir curcuna… Her yer çığlık atan seyircilerle, tezahürat yapan gençlerle, çocuklarla, birbirini bulmak için bağırıp çağıran takım elemanları ile dolu.

Birlikte geldiğimiz Özgür Sancak ve benim ne takımımız var, ne de tek bir bisikletli yardımcımız. Her şeyimizi kendimiz taşıyacağız ve yapacağız.

Budapeşte’ye ulaşıp bir minibüs kiralayarak iki aile birlikte Balatonfüred’e geldik. Yarış buradan başlayıp, yine bu kasabada bitiyor.

Balaton, Macaristan’ın ortasında, Budapeşteden 120 km kadar batıda yer alan devasa bir göl. 75 km uzunluğunda ve 15 km eninde. En derin yeri ise sadece 14 metre. Ortalama 3 metre derinlikte. Denize kıyısı olmayan ülkenin, ailece deniz tatili ihtiyacına çok iyi bir çözüm sağlıyor.

Toplu taşımanın çok yaygın olduğu bu ülkede, yine de Budapeşte’den buraya ulaşmak kolay değil. Başkentten kalkan tren, 20 km yakına kadar yaklaşıyor, ıssız bir istasyonda indiriyor. Sonra otobüs ile devam etmeniz gerekiyor. Onca eşya ile çok zor. En iyisi, havaalanından araç kiralamak.

Biz de öyle yaptık ama, ne bu aracı, ne de ayarlayabileceğimiz bir bisikleti, 20-30 saat kullanabilecek biri yok yanımızda. Kalabalık bir de ekip gerekli. Destekçiler, sık sık şöför ve bisikletçi değiştiriyorlar. Tek veya 2 kişinin, bisiklet veya araçla tam tur dönmesi bile son derece zor.

Çaresiz iş başa düşüyor. Cepli taytlar ve yarış kemeri ile koşarak yedeklerimizi, kafa fenerlerini, reflektörleri falan yanımızda taşıyoruz.

Start noktasında kolumdaki garmin saati açmakta biraz temkinsiz davranıyorum. 5 dakika kala, bana rota ve hız stratejim konusunda yardımcı olacak “pacepro” uygulamasını başlatıyorum. Ancak saat bir türlü uydulara bağlanmıyor. Sonunda geri sayım bitiyor, yarış başlıyor, hala açılmıyor.

Yaklaşık 2 km kadar sonra hala gps uydularını bulamayınca, saati kapatıp tekrar açıyorum. Bu sefer birkaç dakika içinde uyduları görüyor ve pacepro devreye giriyor. İlk 3-5 km kayda girmiyor ama, bunu dert edecek durumda değilim. Önümde aşmam gereken, saatlerce ve saatlerce sürecek, olağanüstü bir mesafe var.

Yarış boyunca, 5 ayrı noktada, isterseniz kendi yedeklerinizi, küçük paketler halinde gönderebileceğiniz “drop bag” istasyonları var. Bu noktalarda ayrıca yeşil numaralılara sıcak yemek de veriliyor.

Yarışı kafamda 5 parçaya bölüyorum önce. Her biri bir maraton yani. 5 tane 42,2 km. 211 km eder hesabıyla…

Gözümde maraton koşuyor olmak bazen büyüyor, korkutuyor. O zaman da 10 tane yarı maraton diyorum. (10*21,1 km). Bu sefer de 10 rakamı ürkütüyor.

En iyisi kalan yolu boş vermek, ne kadar gittiğini hesaplamak. Her attığım adım beni bitişe yaklaştıracak. Tek ihtiyacım sabır.

Adım adım biter mi ki bu mesafe.

Bilmem… Göreceğiz…

Başlangıçta yağmur biraz seyreliyor, seviniyorum. Ancak kısa süre içinde yeniden sağanaklar boşanıyor. 3-5 dakika ara verip 20-30 dakika şiddetli yağıyor.

İlk maraton nispeten rahat. Kendimce plan yapmıştım, ona uygun gidiyorum. İlk maraton 5, diğerleri 6 saat sürecek. Toplam 29 saat eder. 2 saat de drop bag noktalarında geçecek. Her biri yarım saat.

Toplam süreyi aşmadan bitirebilirim bu hesapla. Yeter ki evdeki hesap çarşıya uysun…

Saat bu hesaba göre gitmem için öneriler gösteriyor sürekli. Ancak kalabalıktan ayrı kalmak istemiyorum. Topluca, 6:15 pace civarı gidiyoruz.

İlk drop bag noktası 39’uncu kilometrede. Buraya torba göndermemiştim. Ancak bir mola veriyorum, gulaş çorbası ve peynirli makarna alıyorum. Yiyebilirken biraz gıda almalıyım. Kısa süre sonra hiç bir şey yiyemeyeceğimi biliyorum.

Tekrar yola çıkıyorum. 42 km, yani ilk maraton, 4 saat 30 dakikada bitiyor. Ortalama pace 6:24. Molada kısa süre durmak bile ortalama pace’i fırlatmış yukarı. Yine de 5 yerine 4:30’da bitmesi ve henüz yorgunluk olmaması şimdilik iyi.

Durumum gayet iyi de, nabzım beklediğimden yüksek. 140-150 arası gidip geliyor. 130’un üzerine çıkmak istemiyordum. Sonuna doğru duvara çarpabilirim.

Yavaşlıyorum biraz, ama nabız değişmiyor. Muhtemelen yağmur, rüzgar, sıcak ve aşırı nem birleşince, yavaş da olsa yoruyor.

Hava rüzgarlı ve ara ara yağsa da yağmurluk almadığıma memnunum. Giyenleri, ya çok terletiyor, ya da önünü açarsa yelken gibi sürüklüyor. Çoğu çıkardı geri.

İkinci maratonda henüz hız kesmedim. Otomatiğe bağlanmış gibi, 160 civarı kadans, 140-145 arası nabız, 6:20 pace ile gidiyorum. Ayaklarıma bakıyorum. Sanki kapağı açılmış motor bloğundan pistonları görüyorum. Sürekli aynı tekdüze hareket.

Bacaklarım yaklaşık 6 saattir hiç durmadılar. Araba motoru olsa biraz dinlendirir soğutur insan. Bu ne ya. Ben neye döndüm bu yaşımda…

Bu bölümde, 56. ve 59. kmlerde toplam 250 metrelik bir yokuş da çıkılıyor. Nabız fazla yükselmesin diye buralarda hızlı tempo yürüyüşe geçiyorum. Sonra gelen düzlüklerde bir parça daha yavaşım.

73’ncü km’de olan drop bag’de, yedek tayt ve tişört, jeller, yara bantları tuz, magnezyum tabletleri falan var. Şimdilik gerek yok. Durmadan geçiyorum.

84 km oluyor. İkinci maraton da bitti. İşin doğrusu, Cut off’a kalmadan, yani 12 saat dolmadan buraya kadar gelsem çok iyi diye düşünüyordum düne kadar. Bakıyorum, 9 saat 10 dakika.

İkinci maraton yaklaşık 4:40 saat sürmüş. Yaklaşık 3 saat önde gidiyorum. 9 saatte 2 maraton. Neyden kötü…

Bu aralarda biraz iniş var ve özellikle sol ayak tabanım acımaya başlıyor. Bunu bekliyordum.

Saucony endorphin ile başlamıştım. Hıza yönelik, ayağı saran ve sıkan bir ayakkabı. Sağolsun, ilk 90 km’yi yormadan, hızla getirdi. Bana zaman kazandırdı. Artık biraz daha uzun yola yönelik bir modele geçme zamanı.

90’ncı kilometredeki drop bag’de, yarım numara büyük Adidas Adizero Boston 12 var. Değiştiriyorum.

Bir sonraki istasyon 136’ncı kilometrede. Saat 17:20 şimdi. Önümdeki 46 kilometreyi gitmeden çok daha önce kararır hava.

Karanlıkta ışıksız kalmamak için, bu drop bag’den, kafa feneri, yedek pil, arkaya reflektör ve kırmızı ışık gibi malzemeleri yanıma alıyorum. Hava ise soğuyor iyice. Üstüme de bir rüzgarlık geçiriyorum.

Yola çıkınca, gerçekten bir kat daha giyerek hayatımı kurtardığımı anlıyorum. Fırtına ve soğuk azıyor iyice. Sık sık da yağmur serpiştiriyor.

Boston 12’ler biraz hızımı kesse de daha uzun soluklu olmamı sağlıyor. Yavaşlıyorum, nabzım düşüyor, ayaklarımın acısı geçiyor.

Özellikle inişlerde hızlanınca, ayak tabanlarımdan çok rahatsız oluyordum, düzeliyor.

100’ncü km’yi geçerken toplam süre 11 saat 30 dakika. Akşam 19:00 olduğunda da, 12 saat doluyor ve beşinci yarı maraton, yani 105 km tamamlanıyor. Yani yarışın tam ortası. İlk yarı düşündüğümden iyi geçti. Artık rahatlayabilirim.

Bu zaman avantajını bozdura bozdura uzun bir süre daha yol alabilirim. Sonrasında takılsam kalsam da “bir batmış” sayılırım. Yani briç oyunundaki “batma” gibi.

Lisede briç oynarken uyarırdık yeni katılanları. Bir batarsanız sorun olmaz, hatta batma sayılmaz. İki batırırsanız bu gerçek bir batmadır, herkese ara sıra olur, sorun değil. Ama üç batarsanız, buna da briç denilmez, sana pek partner bulamayız diye.

Uyarlayınca, 150 km’de bırakmak 1, 100 km’de 2, 50 km’de takılmak ise “3 batmak” gibi sayılır.

İkinci yarıyı aynı hızla gidemeyeceğimi biliyorum tabii. Yorgunluk artık beni vurmaya başlayacak. Özellikle karanlıkta rotayı takip etmek zorlaşacak, soğuk artacak, koşucular seyrelecek ve motivasyon düşecek. Yemek yeme imkansız hale gelecek ve enerji yokluğu belimi bükecek.

Aklımın aldığı en büyük hayal, süresi içinde tamamlamak zaten. Fazlasında gözüm yok. İlk yarının 15,5 yerine 12 saatte bitmesi ve bana yaklaşık 3,5 saatlik bir avans sağlaması, bu konuda elimi çok rahatlatacak.

Hava 115 km civarında kararıyor. Uzun zamandır düzlükte ve caddelerde gidiyoruz. Yokuş yok ama, arabalar sürekli teğet geçiyor. Hem kafa fenerini yakıyorum, hem koluma reflektör takıyorum, hem de yanımda getirdiğim bisikletimin arka kırmızı çakarını bel kemerime yerleştiriyorum. Kaymakam aracına döndüm. Yanar döner gidiyorum.

Gece, bayrak yarışı yapanlar ve bisikletliler için ayrılan değişim alanları, uzaktan luna park gibi, rengarenk, hareketli ve çığlık çığlığa gürültülü. Bu adamlar koşmayı bayağı seviyorlar.

3’ncü maraton, yani 126 km, tam 15’nci saatte, gece 10’da tamamlanıyor.

Biraz yavaşlamışım ama sorun yok. Planım buraya 6+6+5 saatlik 3 maraton ve 2*30 dakika drop bag ile, toplam 18 saatte varmaktı. Hala 3 saat öndeyim. Bozdura bozdura harcarım bu 3 saati. Yalnız yorulmaya başladım artık, bakalım o nasıl olacak.

Hava karardığından beri yollarda hiç kimse kalmadı. Toplamda 45, yani yaklaşık her 5 km de bir istasyon var. İstasyonlar hareketli ama, aradaki 4-5 km yol, sanki sokağa çıkma yasağı varmış gibi ıssız ve sessiz.

136’nci km’deki drop bag istasyonuna hiç uğramıyorum. Yemek yiyecek halim yok. Üstümdekilerden de şimdilik bir şikayetim yok. Ancak hava soğudukça, keşke bir kat daha üst veya bir yağmurluk alsaydım daha mı iyi olurdu acaba diye de düşünüyorum sonradan.

Dümdüz yolda, ara ara, iki bisikletlinin eşlik ettiği, genellikle 10’lu,12’li numaralar taşıyan gençler beni hızla geçiyorlar. Çoğu elleriyle selam verip saygı gösteriyorlar. Macarca bir şeyler söylüyorlar, anlamıyorum.

7’nci yarı maratonu tamamlamam , 147 km’ye ulaşmam, 3 saat 30 dakika daha sürüyor. Çok yavaşladım. Ama önemli olan ayakta kalmak ve ilerlemek. Her adım, hedefe 1 adım daha yaklaştırıyor beni.

Gecenin 01:30’u. Sahilde fırtına kopuyor bu sırada. Hava buz gibi. Burada da bir destek istasyonu var. Sıcak bir şeyler içiyorum.

Ayakkabının içinde küçük bir taş parçası var son 2-3 kilometredir. Çok rahatsız ediyor.

İstasyonda bir banka oturup çıkarmaya çalışıyorum. Ayakkabı bağlarını çözmeyi beceremiyorum. Debelendikçe düğümleniyorlar iyice.

Ellerim soğuktan uyuşmuş, yorgunluktan kasılıyor ve elektrolit dengesizliğinden davul gibi şiş. Gözlerim de hem rüzgar, hem uykusuzluktan şişmiş ve kıpkırmızı. Sürekli yanıyor ve akıyor. Karanlık ve yorgunluk, bir de üstüne yaşıma özgü yakını görememe birleşince, köre dönmüşüm.

Çözemeyince ayağımdan çıkarmaya zorluyorum, bir türlü çıkmıyor. İyice sağlama almışım bağlarken. Vazgeçip geri giyeyim diyorum, bu sefer de ayağıma girmiyor.

Omuzlarım çaresizlikten düşüyor. Diğer yarışçılara bakıyorum. Çimenlere uzanmışlar. Destekçilerinden biri bacaklarına masaj yapıyor, diğeri yiyecek içecek hazırlamış, elinde kaşık yediriyor. Böyle koşmakta ne var.

Bir görevli yardıma geliyor o sırada. Farketmiş ayakkabıyla mücadelemi. Eğilip uğraşıyor. Düğümü çözmesi 3-4 dakika alıyor. Sonunda yarım leblebi gibi bir taş çıkıyor ayakkabıdan. Görünce bir hayret çığlığı atıyor adamcağız.

Yeniden giyip bağlıyorum ve görevlinin önünde bir Japon gibi eğiliyorum. Gülüyor ve o da aynısını yapıyor.

Aslında diğer ülke insanlarının davranışlarını taklit etmeyi hiç sevmem. Ancak Japonlara gerçekten saygı duyarım. Davranışlarında kendi ülkemi hatırlarım.

Biri Asya’nın en doğusunda, diğeri en batısında, biri güneşi, diğeri ayı bayrağına yapıştırmış bu çok farklı iki ülkenin en büyük ortak özelliği, tüm koca Asya’da, sömürge haline getirilememiş tek ülkeler olmalarıdır.

Yenersin yenilirsin. Vurursun vurulursun. Öldürürsün, ölürsün. Savaşırsın, barışırsın.

Ama esir düşmek, esareti kabullenmek farklıdır. Bu iki ülkeye bunu hiç bir zaman kabul ettirememişlerdir.

Seni yenenler bile kıskanmışlar, “bıyık altından gülüyor mu bunlar bize” diye şüpheye düşmüşler, sonunda tası tarağı toplayıp gitmişlerdir.

Selamlaşma sonrası yola doğru dönüyorum, bir an duraklıyorum. Aslında burada aklımda biraz terketme niyeti de vardı. Ancak bu uzun uğraş sırasında biraz dinlenince toparlanıyorum. Ne uyku kalıyor ne yorgunluk. Galiba bana tam gereken şey de bu mola imiş.

Bir bakıma ayakkabıya taş kaçması, bağcıkların düğümlenmesi, uğraşmam, uğraştırmam, zaman harcamam falan oldukça hayırlı oluyor benim için. Yarışa baştan başlıyorum sanki.

Kim koruyor ki beni diye düşünüyorum bir an. Olası cevabımdan korkuyorum. Düşünmeyi bırakıyorum.

Ne sanıyorsun kendini. Millet pagan tanrısı gibi pohpohladıkça, sen de inandın mı olağanüstü olduğuna…

Salaklaşma. Sen sadece insansın…

Roma imparatoru Marcus Aurelius’u Roma Meydanı’nda yürürken arkasından bir uşak takip edermiş. Uşağın tek işi, insanlar Aurelius’a şükranlarını sunduğunda Marcus’un kulağına eğilip “Sen sadece insansın.” diye fısıldamakmış.

"Sen sadece insansın.”

Şimdiki planım ise, sadece bir insan olarak, bir yarı maraton daha gitmek. Sonrasına bakarız.

10-11 km kadar düzlükte gidiyorum. Sorun yok. Sonra birden bir tepe tırmanışı başlıyor. Aslında çok dik ve uzun değil ama, 20 saattir ayak üstü koşturan birine, bu 80 metre yükselen 2 kilometre yokuş bile zor geliyor.

Karanlıkta göl kenarındaki bir orman veya koruma alanından geçiyoruz. Yol biraz bozuk. Kafa ışığının pili son demlerinde. Gözlerim hala akıyor. Nerdeyse hiç bir şey göremiyorum.

Bir kaç kez uyku bastırıyor. Hemen koşmaya başlıyorum. Koşarken dizlerimin üstü öyle ağrıyor ki, uyku falan kalmıyor.

168 km’yi, yani 4’ncü maratonu, sabaha karşı 04:30’da, 21 saat 32 dakikada geçiyorum. Önümde son bir maraton var. Elimde ise yaklaşık 10 saat.

Maraton dediğin 42 km. Hepsini yürüsen, 8,5 saat sürer. Hatta arada 1 saat de mola verirsin, yine yeter.

İçimden bir adrenalin dalgası geçiyor. Galiba olacak bu iş.

176’ncı kilometredeki son drop bag’e sabah 06:30’da ulaşıyorum. Hava iyice aydınlandı. Kafa fenerini, kırmızı çakarı, reflektörü çıkarıyorum, drop bag’e koyuyorum.

Üstümdeki tişört terden bembeyaz olmuş. Ayıp, böyle girilir mi finişe. Torbadan yeni bir tişört çıkarıp giyiyorum.

Buranın Cut Off saati 09:00’du. 2,5 saat erken gelmişim.

Bir fikir daha düşüyor o sırada kafama…

Eğer 2 saat erken bitirirsem, yani 31 saatin değil de, 29 saatin altında kalırsam, Spartathlon yarışı için kuraya katılma hakkı kazanabilirim.

Bir anda yeniden motive oluyorum.

Bu istasyonda elastik bağcıklı Asics Metaspeed Sky ayakkabılar vardı. Niyetim son kısmı zorlanmadan, ayağıma göre şekil alan bir ayakkabıyla gitmekti. Ancak ayağımda hiç sorun yok. Hiç riske girmiyorum. Adidas ile devam ediyorum.

35 km kaldı. Artık çok sık yürüme molası veriyor ve destek istasyonlarında daha uzun kalıyorum. Aklımda hep 29’un altında bitirmek var, ancak kafamı toparlayıp hesaplamayı bir türlü yapamıyorum. Tek yaptığım ileri gitmek.

Koş, koşamazsan yürü, yürüyemezsen sürün, ama sürekli ileri doğru hareket et. Yeter ki durma. Yeniden koşmak mümkün olmayabilir.

Kafamın içinde sürekli rakamlar uçuşuyor. Hepsi karman çorman. Bu hızda gidersem, ucu ucuna kaçacak gibi. Bir sorun var çıkaramıyorum. Hani az önce 2,5 saat öndeydim. Yanlış mı hesaplamışım…

Bakıyorum ki elimden fazlası gelmiyor, bir süre sonra kaderime razı oluyorum. Yavaşça yürümeye başlıyorum.

Bitirmek yeterli zaten. 29 saatin altı da olmayıversin.

Hava ısınıyor, yollarda gündüz ekipleri görülmeye başlanıyor. Yanımdan hızla geçerlerken Macarca bir şeyler söyleyip alkışlıyorlar. Elimi kaldırıp selamlıyorum ama ne diyorlar anlamıyorum.

Kolumdaki Garmin 201 km gösterirken, saat öğlen 11 oluyor. Son 10 km. Ancak 29 saatin altında bitirmek için sadece 1 saatim kaldı.

Bu yorgunlukla mümkün değil finişe 1 saatte ulaşmam.

Neyse. En azından bitirme derdim yok. 3 saatte nasıl olsa bitirilir. Spartathlon rüyası görüp kendimi gaza getirmişim boşuna. Olacak iş mi. Nasıl hesap yaptıysam artık. Neyi bu kadar karıştırdım anlayamıyorum. Hayal kırıklığı yaşıyorum.

Bu sırada bir istasyona varıyorum. Herkes ayakta alkışlıyor.

Saate bakıyorum, 202 km. Daha 9-10 km var.

Güzel de, bunca yol varken biraz erken değil mi kutlamak için diye düşünüyorum. 10 km dediğin bir çok koşucu için ciddi bir yol.

Alkışlara selamla karşılık verip, hiç durmadan devam ediyorum. Bir önceki istasyonda aldığım su bile duruyor hala.

Arkamdan genç bir kadın geliyor istasyona hızla. Az önümdeki genç bir erkeğe çipini devrederek bayrak değişimi yapıyor, yorgunluktan dizlerinin üstüne dayanarak eğiliyor.

Yanından geçerken bir şeyler söylüyor yine.

Sabır yarabbi… Niye herkes Macarca konuşuyor benle. Numaramda bayrak var, anlamayacağım açık değil mi.

Elimle anlamadığımı işaret ediyorum.

Eliyle 4 işareti yapıyor ve Almanca “Vier kilometer” (4 kilometre) diyor.

-“Hadi ya!!!” nidası çıkıyor ağzımdan istemsizce. Küçük bir de zararsız küfür.

Nasıl yani…

Hemen istasyona doğru dönüp üstündeki kilometre yazısını okuyorum. “Probio 205,6km” yazıyor.

Tamam, 4 değil ama, 10 da değil. Yaklaşık 5 km kalmış. Saate tekrar bakıyorum ve bir anda hatırlıyorum. Sabah uyduları bulamamış, devreye geç girmişti.

Tabi ya. Hesaplarken yaptığım hata burada. Saate göre değil, 5 km fazlasına göre hesaplamalıydım.

Bu durumda 4 kilometre yolu 1 saatten önce aşarsam, Spartathlon kurası da tamam olacak.

Elimden geldiğince hızlı yürü koşlara başlıyorum. Sürekli koşmayı beceremiyorum ama çoğunu koşuyorum.

Bir yandan da aklıma 80 Günde Devri-Alem” kitabı geliyor.

Fogg, tam 80 günde dünya turunu atıyordu. Ancak Londra’daki arkadaşları ile buluşma saatine, sadece 5 dakika kadar geç kalıyordu. İddiayı kaybettiğini düşünerek eve kapanıyordu.

Aslında sürekli doğuya doğru yol aldığı için, kendisinin her günü, normal günden yaklaşık 15-20 dakika kadar kısa sürüyordu. 80 günün sonunda bu dakikaların toplamı 24 saate ulaşmıştı.

Kendisi 80 kez gün doğumunu görmüş olsa da, Londra’daki arkadaşları henüz 79 kez gün doğumu görmüşlerdi. Bir son dakika süprizi yaşıyordu. Şimdiki halim tam da buydu. Son dakika süprizi.

Yaklaşık 2,5 km sonra aniden finişe ulaşıyorum. Bunu da hiç beklemiyordum. Saat 11:21. Bilseydim bu kadar koşturmazdım.

Sonradan öğreniyorum, bir inşaat nedeniyle start finiş alanının bu sene biraz yola kaydığını ve bir kilometre kadar parkurun kısaldığını.

İsmimin yazılı olduğu bitiş kurdelesi hazırlamışlar. Sanki şampiyon gibi kaldırıyorum. Madalyam takılıyor.

O derece yorgunum ki, başarının sevincini yaşamak, ağrı ve acıyı yaşamaktan daha zor geliyor. Kurdeleyi kaldırıp poz vermekte biraz zorlandığımı fark eden bir kadın görevli, beni gönülsüz sanıyor. “Every finisher is winner” (Her bitiren kazanandır) diye kurdeleyi katlayıp veriyor.

Oturup bir şeyler yemeye çalışıyorum. Soda içiyorum. Yolda sürekli gördüğüm ama elimle almak istemediğim, kaşık da bulamadığımdan hiç yiyemediğim kompostolardan istiyorum. Biraz tanesini yiyip suyunu içiyorum. Aşırı şekerli geliyor. Ağzımın hiç tadı kalmamış. Bitiremiyorum.

Kolumda saat gibi takılı olan çipi kendileri bileğimden söküp 5.000 Ft. depozitoyu elime tutuşturuyorlar. Bir iki de küçük hediye veriyorlar.

Bir golf arabası ile beni masaja götürmeyi öneriyorlar. Hiç içimden gelmiyor. İstemiyorum. Hemen yakındaki otel odasına gidiyorum.

Bakıyorum, saati durdurmayı unutmamışım. Nasıl bir refleks geliştiyse, istemeden yapıyorum artık. 204,9 gösteriyor. Birkaç km baştan kayıt dışı, son 1 -2 km ise parkurun kısalmasından.

Biraz dinlenince toparlanıyorum. Otel yakında. Odaya girince bu kadar erken gelmemi beklemeyen Aysun şaşırıyor.

Ayakkabımı çözmek için kanepeye oturuyorum. Eğilmekte zorlanıyorum. Bir an sırtımı dayıyorum, gerisini hatırlamıyorum.

Uyandığımda saat 3 olmuş. Hemen üstümü çıkarıp duş alıp temiz giysiler giyiyorum. Sonuçlara bakıyorum, Özgür Sancak 10. sırada bitirmiş.

Arıyorum hemen. Yolda yemeklerin sindirim sistemini altüst ettiğini anlatıyor. Uzun süre 2’nci sırada giderken, kürsüyü kaybedince motivasyonu düşmüş. Asıl hedefi Spartathlon olduğu için zorlamamış.

Gayet dinç ve sağlam. Benim drop bag’lerimi de alıp getiriyor.

İlk 2 gün istediğim gibi yemek yiyemiyorum. Hiç bir şeyin tadı kalmamış. Zorluyorum kendimi protein ve su için.

Eşim çok kızıyor, bu kadar zorladığım için. Aslında doktor arkadaşlarım da dahil, herkesin şüphesi var. Bu inatçı huyum nedeniyle ömrümün çok kısalacağını söylüyorlar.

Buna itiraz etmiyorum. Olabilir. Asıl konu, yaşamaktan ne anlaşıldığı.

Nefes aldığın kadar mı yaşarsın, yoksa nefesinin heyecandan kesildiği anların toplamı kadar mı.

Sürekli kitap okuyup film izleyen, kendini geliştirmek için uğraşlarına, hobilerine zaman ayıran insanlar var. Saçma sapan tartışmalara dahil olmuyorlar. Kendi kurdukları dünyada mutlu mesut yaşıyorlar. Ancak ne yazık ki sayıları çok çok az.

Bu nedenle yaşamak, aslında nadir bir olaydır. Çoğu insan sadece var olur.

Sürekli işinde gücünde çalışan insanlar çevresi tarafından pek sevilir. Akrabaları, arkadaşları, özellikle müdürleri, patronları onlara bayılır.

Oysa çalışmakla sadece cebinizi doldurursunuz en fazla. Macera yaşamazsanız ruhunuz boş kalır.

Bir kürsüde madalya almamış, dünyanın en zor yarışlarından birini tamamlamamış, ismini IronMan tabelasında, BalatonMan kurdelesinde okumamış birisine bunu nasıl anlatabilirsiniz ki…

Yalnızca hayallerinin peşinden koşan insanlar için, hayat farklı anlamlara sahiptir.

Pazar günü Budapeşte’ye varınca, Özgür ve ailesi dönüyor. Biz Aysun’la bu şehirle biraz hasret gidermek istiyoruz. Son geleli 6 yıl olmuş. 2 gün daha kalıyoruz. Şükür ki artık rahat yemeye de başlıyorum.

Her gün yaklaşık 15-20 bin adım yürüyüşle şehiri geziyoruz. Açıkçası yarışı bitirme umudum azdı, ama bitirebilsem bile, sonrasında ayakta kalabileceğimi hiç ummuyordum. Ben de şaşırıyorum. Bir termalde akşama kadar masaj yaptırmayı düşünüyordum aslında. Hiç gerek kalmadı.

Salı sabah yola çıkıp dönüyoruz. Özellikle koşu grubumuz, her tür arkadaş grubuyla sohbetler, hep bu koşuya bağlanıyor. Özellikle koşucular, nasıl çalıştığımı, kendilerinin nasıl aynısını yapabileceklerini soruyorlar.

Fiziksel çalışma olmadan yapabileceğinizi söylemem mümkün değil. İllaki uygun uzun mesafe koşuları yapmanız gerekiyor. Ancak bu, işin kolay kısmı.

Asıl önemli olan bitirme umudunuzun, bitirmeye inancınızın kaybolmaması.

Buna “Curt Richter Etkisi” deniyor.

“Biyolojik Saat” terimini tanıtmasıyla tanınan, Johns Hopkins fakültesinde öncü bir psikobiyolog olan Curt Richter, (1894–1988), başka bir çok deneysel çalışma da yapmıştır.

1957 senesinde, su sıcaklığındaki değişimlerin, canlıların vücut dirençleri üzerindeki etkisini ölçmek amaçlı yapılan bir hayvan deneyi, bunların en ünlüsüdür.

Bu deneyde, ölçüm için vücutlarına elektrotlar bağlanmış olan fareler kullanmıştır. İçinden çıkamayacakları, suyla dolu silindirik cam tüplere bu fareleri koyarak, boğularak ölene kadar geçen süredeki fizyolojik değişimlerini ve otonom sinir sistemindeki tepkileri kaydetmiştir.

Farelerin hemen hepsi, yaklaşık 15 dakika kadar dayanır, sonra kendini bırakır ve suda boğulur. Kalp atışları ise oldukça yavaştır. Yani bir heyecan, direnç göstermezler.

Yabani tarla farelerinin daha uzun süre dayanacağını düşünerek, sonraki deneylerde kullanır. Ancak süre değişmez. Hepsi 15 dakika kadar yüzer ve boğulur.

Ancak bir gün, bir kaç fare bir türlü boğulmaz. Aradan 15 dakika değil, saatler geçer, mücadeleye devam ederler. Üstelik kalp atışları da oldukça yüksektir.

Neredeyse günler sonra, yaklaşık 60 saat geçtiğinde güçleri tükenir ve boğulurlar.

Bunun nedeni uzun süre anlaşılmaz. Sonunda asistanları hocalarına anlatırlar.

Bir gün deney yaparken, tam 15 dakika dolduğunda, asistanlar hayvancıklara kıyamazlar, sudan çıkarır ve kurularlar. Bu hayvanların çoğu, yeniden deney tüpüne atıldığında bir türlü pes etmezler.

Richter bunun üzerine deneyde değişiklik yapar. Fareler, 15 dakika sonra pes edip suya battıklarında hemen kurtarılırlar. Bu bir kaç kez tekrarlanır. En sonunda kalıcı olarak suya bırakıldıklarında, tamamına yakını 60 saat kadar dayanır.

15 dakika ile, 60 saat arasındaki olağanüstü farkı yaratan, kurtarılma umududur. Bir kez kurtarıldıkları için, tekrar kurtulacakları umuduyla olağanüstü direnç göstermektedirler.

Aslında baştan beri hepsinde 60 saat yetecek direnç vardır, ancak umutsuzken bu potansiyeli kullanamamışlardır.

Aynı durum, felaketlerde, toplama kamplarında, ekonomik krizlerde, savaş meydanlarında ve müsabakalarda başarılı olan insanlarda da görülür. Kurtulan ya da başarılı olanlar, hep umudunu sonuna kadar koruyanların arasından çıkar.

Konumuz olan uzun mesafe koşusuna gelirsek, benzer durum burada da vardır.

Asıl bariyer yorgunluk değil, kafamızdaki korkudur. Bu nedenle mesafeleri hep kademeli artırırız.

Daha önce bir kaç kez 100 mil koştuğum için, kafamdaki korku, bu mesafeye yakın koşu yapmayanlara göre daha azdı ve daha geç başladı.

Yani kimse olağanüstü değil. Umudunu devam ettirebilen herkes yapabilir.

850’li yıllarda, “Allah’ı nasıl bulacağız” diye soran bir müridine, Bayezid-i Bestami şöyle cevap vermişti.

“Aramakla bulunmaz. Ama bulanların hepsi, inatla bulmak için arayanların arasından çıkar.“

Ben bu sözü atletizme uyarlamak isteseydim, şöyle söylemem gerekirdi sizlere…

“Bu mesafeler koşmakla bitmez. Ancak bitirenlerin hepsi, inatla bitirmek için koşanların arasından çıkar.”

38 Beğeni

Çok güzel yazmışsınız, ellerinize sağlık.

“Bu mesafeler koşmakla bitmez. Ancak bitirenlerin hepsi, inatla bitirmek için koşanların arasından çıkar.” Bunu mottom yapacağım…

4 Beğeni

Göreceli olarak koşmaya “geç” başlamış biri olarak daha önce başlamamış olmaktan dolayı zaman zaman hayıflanırım. Bana göre temeldeki nedenim daha uzun mesafelerde ayakta kalabilmeye daha genç yaşta ulaşmış olarak bu günlerimde başka bir noktada olabilmek. Ne zaman böyle düşünsem hemen alternatif başka bir düşünce daha beliriyor zihnimde: Daha genç yaşlarda geldiğin noktayı bozuk para gibi harcardın, şimdi ise kıymetini bilerek ağır ama kendinden daha emin adımlarla ilerleyerek keyfini çıkarıp gururlanıyorsun. Kendimi kandırıyorsam da güzel kandırıyorum diye düşünüyorum :slight_smile:
Güzel insan Atiba Hutchinson 'ın dediği gibi : Yaş sadece bir sayıdır dostum :slightly_smiling_face:
Yüreğinize,zihninize, yakın çevrenizde yarattığınız etkinize ve size destek verenlerin inancına sağlık.

7 Beğeni

Olağanüstü bir deneyim olmuş! Sağlıkla bitirebilmek hem de hedeflenen sürenin altında büyük bir başarı. Yürekten kutluyorum. Yazı da çok yakışmış bu uzun koşuya :slight_smile:

2 Beğeni

@fatihtosun okuduğum pek çok koşu kitabından akıcı bir anlatım olmuş.
Bacaklarınız için ayrı, kaleminiz için ayrı takdir teşekkür ve hayranlıklarımı sunarım.

5 Beğeni

Yaptığınız yarış mı daha muhteşem yoksa kaleme aldığınız yazı mı? Bilemedim. Ama bildiğim bir şey var, okudukça kendimi buluyorum ve kendi serüvenim için ilham alıyorum. Sağlıkla ve aynı heyecanla koşmanızı diliyorum ki hikayesini de okuyabileyim. (Biraz kendi menfaatimi de düşündüm tabi :slight_smile:)

4 Beğeni

Gerçekten de güzel insandı. Koşuya başladıktan sonra onun 90 dakikalık maçta koştuğu mesafe daha anlamlı oldu benim için, üstelik sadece koşmuyor bir de topa vuruyor. (Yaşından dolayı)

5 Beğeni