Kapitalizm her şeyi yutuyor….
Üzerinden iki hafta geçip iyice sindirdikten sonra ben de CCC maceramla ilgili bir şeyler yazmak istedim.
Hikaye Nasıl Başladı
Her şey “UTMB kurasına katılabilmek için eskiden minimum 6 ITRA puanı sahibi olmak yeterliymiş ama artık sistem değişmiş. Yurtdışındaki belirli yarışlardan taş toplamak ve onlarla kuraya girmek gerekiyormuş” farkındalığını yakalamamız sonrası başladı. Biz bunu fark ettiğimizde takvimler sanırım 2023 yılının ortalarını gösteriyordu.
UTMB’nin mevcut sistemini okudukça, öğrendikçe, son dönemde yapılan kapitalist değişiklikleri gördükçe bir yandan bu sisteme karşı içimde bir öfke beliriyor ama bir yandan da videoları, fotoğrafları gördükçe en azından bir kez de olsa ben de orada olmalıyım hissi geliyordu.
En nihayetinde, 2024 yılında katıldığımız iki 40K yarışıyla dört taşımızı cebimize attık ve artık kuraya girmeye hazırdık. @sopranos neyse ama benim OCC yerine CCC kurasına girmeye karar vermem fazla cüretkardı, farkındaydım. 6000 metre tırmanışlı 100 km’lik böyle bir yarışın yutabileceğimden büyük bir lokma olduğunu biliyordum. Ama belki de buraya bir defa gidecektik, büyük oynamak lazımdı.
CCC için ikili kuraya girmeye karar verdik. Bu da şansımızı görece azaltacaktı. Ocak ayı gelip kura sonuçları açıklandığında hem mutlu hem şaşkındık. Daha ilk başvurumuzda hem de ikili kurada bu fırsatı elde edebilmiştik. Artık yapacak bir şey yoktu, günlük hayattan tavizler verilecek, yoğun tempodan daha fazla ekstra zaman yaratılacak, koşu hacmi artırılacak, o antrenmanlar yapılacak, beslenmeye uykuya daha fazla dikkat edilecek ve o hac yolculuğuna çıkılacaktı.
CCC kurasına girmeden önce en uzun koşularım Efes 61K ve Kapadokya 63K idi. İkisinin de yükseklik kazanımları pek dişe dokunur değil. Zaten Türkiye’de yükseklik kazanımıyla CCC’nin yanına yaklaşabilen ya da ona antrenman yarışı olabilecek yarış sayısı çok az. Yarışı geçtim bunun için antrenman yapacak parkur bulabilmek bile zor.
Gerçekten hacim artırıp yarışa hazırlanmaya başlamamız kişisel sebeplerle neredeyse mart ayı ortalarını bulmuştu. Ama elimizden geleni yapacaktık. Çeşitli kaynaklardan okuyup öğrenip, akıl süzgecinden geçirerek antrenman programımızı kendimiz oluşturduk ve dışarıdan destek almadık. Hedefimiz üst düzey bir performans sergilemek değil, bu deneyimi yaşamak ve yarışı güçlü bir şekilde bitirebilmekti. Gece yarışını deneyimlemek adına Nisan’da İznik 75K koştuk. Üst düzey bir performans sergilemesem de bu deneyimi yaşamak ve sorunsuz şekilde bitirmek iyi hissettirdi. Sonrasında Eymir antrenmanları, Sapanca 42K, ODTÜ 25K, Aladağlar 25K ve Uludağ 42K derken artık yarış günü gelip çatmıştı.
Aslında önceleri planım yarışı @sopranos ile birlikte değil ayrı koşmaktı. Çünkü kendi tempomla onu yavaşlatmak istemiyordum. Planlarımı da ona göre yapıyordum. Ama yarış yaklaştıkça sanırım ikimizde de birlikte koşma düşüncesi ağır bastı. Buradan kendi yarışını koşmayıp benim tempoma ayak uyduran @sopranos’a bir kez daha sevgilerimi gönderiyorum.
Chamonix
UTMB haftası, valizlerimizin gelmediği ilk üç günü saymazsak harika başladı. PTL startını takip ettik ve gözlerimiz biraz sulandı. Ertesi gün TDS bitirenleri alkışladık. Gözler bu defa onlar adına gururla doldu.
Finiş alanında günün her anı kalabalık vardı. Bitirenleri alkışlayanlar, kendi kendine eğlenenler, oturdukları kafelerden alkış tutanlar… O hareketlilik insana çok iyi geliyor. Biz de kalabalığa katılıp finiş takının altından geçerken alkışlanacağımız günü bekledik.
Expo alanındaki marka çeşitliliğine hayran kaldığımızı da söylemem gerek. Adını bildiğimiz markaların yanında hiç duymadığımız ama oralarda çok bilindiğini fark ettiğimiz onlarca marka mevcut. Expo’da, @spinodal’in de bu başlıkta paylaştığı, UTMB, CCC ve OCC parkurlarının tamamını koşup kameraya alan ve tüm parkuru youtube’da yayınlayan ‘TrailWithBen’i görüp herkes adına teşekkür ettik. Videolarını akşamları evde parça parça izleyip notlarımızı almıştık. Gerçekten çok faydalı oldu.
Bir gün öncesine kadar zorunlu malzemelerin kit alımında kontrol edilip edilmeyeceğinden tam olarak emin olamamıştık. Bilgi noktasında kafamızdaki soru işaretini giderdikten sonra ertesi gün kimlik kartı, koşu çantası ve koşu numaramız ile yarış kitini iki gün öncesinden kolayca alabildik. Önceki senelerde uzun sıraların oluştuğunu duymuştum. Zorunlu malzeme kontrolü olmayınca kit alımı çok hızlı oluyor. Burada malzeme kontrolü parkurda rastgele yapılacak kontroller öncesi ekipmanından emin olmak isteyenlere yönelik gönüllü yapılıyordu sadece. Geçen senelerde nasıldı, hep mi böyleydi, bu sene ilk kez mi böyle oldu bilemiyorum. Fakat ertesi gün soğuk hava kiti aktif edildiğinde, üçüncü katman üst kıyafetimizin kriterleri karşılayıp karşılamadığından emin olmak için zorunlu malzeme kontrolüne gitmek durumunda kalmıştık yine de. Böyle de garanticiyiz.
Yarış Başlıyor
Giriş fazla uzadı. Artık starta gelelim. Courmayeur’dan başlayan startımız UTMB startı kadar ihtişamlı olmadı. PTL ve UTMB startının aksine insanı duygudan duyguya sürükleyen “Conquest of Paradise” çalmadı. Son Uludağ startında çalan Hans Zimmer’in F1 film müziği bile daha fazla gaz vermişti.
Courmayeur’daki destekçi kalabalığı da yine Chamonix’deki UTMB startındakinin yanından bile geçemezdi. Arka grupta olduğum için midir bilemiyorum ama tüm parkur boyunca da ertesi gün varacağımız finiş dışında büyük oranda yalnızdık. O çılgın destek demek ki UTMB’ye ve Chamonix’ye özelmiş, bunu görmüş olduk. “Conquest of paradise” ile start almak ve öyle bir destek görebilmek için UTMB mi koşalım illa.
Yarışın ilk birkaç kilometresini şehir içinde asfaltta geçtik. Sonrasındaki geniş toprak yol 4. kilometre gibi patikaya evrildi ve sanırım 5. kilometre civarı orman içine girdikten sonra trafiğe yakalandık. Burada belki 20-25 dakika beklemişizdir. Videolardan ve yarış raporlarından bildiğim için şaşırmadım ama bu kısımda sırasını bekleyenleri hiçe sayıp emniyet şeridinden ekleme yapanlar misali önümüze geçenler oldu. Kalabalık önce tepkisiz kaldı ama sonra toplu bir serzeniş baş gösterdi. Tabii o ana kadar artık iş işten geçmiş önümüze geçen geçmişti.
Üçüncü dalgada başladığımız için zaten gerideydik. İlk 5 kilometrede hızlı çıkıp kendimizi zorlayıp önlere geçme çabamız da olmadığından burada biraz zaman kaybettik. Sonraları öğrendik ki startta üçüncü dalgadan başlaması gerekirken ilk dalgaya yerleşenler bile olmuş.
Deniz seviyesinde 1200 metreden 2580’e yükseleceğimiz ilk 9,7 km’lik Tete de La Tronche tırmanışını önümüzde ve arkamızda yüzlerce kişiyle oldukça yavaş bir tempoyla hiç zorlanmadan çıktık. Bu kısımda ne biri önümüze geçmeye çalışıyor ne de biz önümüzdekileri geçmeye yelteniyoruz. Gizli bir anlaşma söz konusuydu sanki.
Startta ve ilk 5 kilometrelik kısımda koşarken sağımızdan solumuzdan geçen Asyalı yarışçılar dikkatimizi çekiyor, sayıca çok fazlalar, özellikle de Hong Konglular. La Tronche’u tırmanırken de önümde bir Hong Konglu koşucu var, yaklaşık 2 saat boyunca arkadan onu takip ediyorum. Yarıştan sonra görüyorum ki Hong Kong toplam 107 yarışçı ile Fransız, İspanyol ve Birleşik Amerikalıların hemen ardından dördüncü sırada. Çinlilerden bile fazla. Nüfusa oranlayınca çok geniş bir katılım. Bunun nedenlerini araştırmak üzere bir kenara not ediyorum.
Çıkış beni fazla yormuyor. Düşündüğümden daha iyiyim. Bunda çok yavaş çıkmamızın payı olduğunu düşünüyorum. Belki o kısımda gücümü korumuş olmak yarışın ilerleyen kısımlarında güçlü kalmamı sağladı bilemiyorum. İlk zirve olan Tete de la Tronche’a hedeflediğimiz sürenin biraz öncesinde varıyoruz.
Hava güneşli ama sıcak değil, zirvede hafif rüzgar var. Çok hızlı birer zirve fotoğrafının ardından sırada 4 km’de yaklaşık 600 metre iniş yaparak varacağımız ilk istasyon Refuge Bertone var. Zirveden sonra bir süre az eğimli koşulabilir bir rotada iniş yapıyoruz. Sadece son kısımda biraz dikleşiyor iniş. Bu ilk istasyondaki kolanın tadı çok iyi geliyor, tadı damağımızda kalıyor adeta. Gazı kaçırılıp şişelere doldurulmuş, yoğun bir aroması var ve şeker oranı yerinde. İtalya tarafında içtiğimiz bu kolanın tadını İsviçre tarafındaki istasyonlarda bulamıyoruz.
Refuge Bertone ile Arnouvaz arası 13 km ve koşmaya oldukça elverişli bir parkur. Kendimizi fazla zorlamadan yavaş tempo koşarak geçiyoruz bu kısmı. Çok kişiyi de geride bırakıyoruz hatta. Daha yarışın çok başındayız ama mesafe ilerledikçe kendimize olan güvenimiz artıyor, hissiyatımız iyileşiyor. Bu dağlarda koşmak çok iyi geliyor.
Önümüzdeki büyük Grand Col Ferret tırmanışına en hazır halimizle çıkıyoruz Arnouvaz istasyonundan. 4 kilometrede yaklaşık 750 metre tırmanacağız. Arkamdan benim tempomu hiç bozmadan takip eden @sopranos yokuşları nasıl bu kadar iyi çıktığıma şaşırıyor ve biraz da mütevazilik ederek “Buraları ben de ancak bu hızda çıkardım zaten” diyor. Aslında ben de şaşırıyorum halime. “Şimdiye kadar hiçbir yarışta bu kadar güçlü şekilde yokuş çıkmamıştım galiba” diyorum.
Grand Col Ferret çıkışı gerçekten nevi şahsına münhasır bir çıkış. Ancak bana ne zor geliyor ne de dik. Hazırlık döneminde kendimizi yokuş çıkmaya ve uzun çıkışlara (kendi kapasitemiz ve hazırlıklarımız ölçüsünde) fiziken ve kafaca o kadar iyi hazırladık ki, “Yokuş mu, gönder gelsin diyoruz” sadece. Burada da geride bıraktığımız koşucular oluyor.
Yükseldikçe rüzgarın şiddeti artıyor. Üzerimde halen tişört var. Rüzgarın da etkisiyle hava serinlemeye başlıyor ve ben bir süre direndikten sonra rüzgarlığı geçiriyorum üzerime. Bunu yaparken de bir taşın üzerine oturup kısa bir soluklanıyoruz.
İtalya’dan İsviçre’ye Geçiş
Çıkışı tamamladığımızda İtalya topraklarından çıkıp İsviçre topraklarına geçiş yapmış oluyoruz. 2537 metre yükseklikteki Grand Col Ferret zirvesinin ardından hala hiç yorgun değilim. O kadar iyi hissediyorum ki, hiç soluklanmadan devam etmek istiyorum ve burada fotoğraf bile çekmeden inişe geçiyoruz. Hava buradan itibaren iyice bulutlanıyor ve sanırım bir daha güneş görmüyoruz. Daha hızlı inebilecek durumda olsam bile tempo artırmıyorum. Quadlar bana daha saatlerce lazım olacak biliyorum. Planladığımız tempoda La Fouly’ye doğru iniyoruz. Ama bu iniş o kadar uzun ki. Bir an önce bitse de tırmanışa geçsek diye düşünüyor insan.
Üstelik üçüncü istasyon olan La Fouly’den sonra da iniş devam ediyor. 31. km’deki Grand Col Ferret zirvesinden 51. kilometreye kadar 20 kilometre boyunca iniyoruz. Bu uzun iniş bir iki kısım dışında çok dik değil. Quadları yormuyor ama biz de zaten olabildiğince korumacı ilerliyoruz. 36. ve 45. kilometrelerde çok kısa yokuşlar çıkıyoruz ve quadlarımız bayram ediyor.
“İki koca yokuşu çıktık ve indik, şimdi sırada üçüncüsü var” dediğim sırada @sopranos “Daha starta bile gelmedik, yarış Champex Lac’ta başlayacak” diyerek geceye hazırlamaya çalışıyor beni. Yarışa hazırlanırken, ikisi yarışın ilk 50 km’sinde olmak üzere tırmanılacak yedi büyük yokuş olduğunu görmüştük. O yokuşlar olmasa bile 50 km’yi tamamlamış olmak yarışın yarısını geride bırakmak değildi zaten. Henüz iki büyük yokuş çıkmıştık ama önümüzde biri hariç tamamı gece karanlığında çıkılacak beş yokuş daha vardı. Aslında bu yedi yokuşun çıkışından değil de inişinden korkmamız gerektiğini hep biliyorduk. Belki buraya yazarken bile “çıkılacak yedi yokuş vardı” yerine “inilecek yedi yokuş vardı” yazmak daha doğru olur. Bu yazdıklarımın ne kadar yerinde olduğunu yarışın ilerleyen kilometrelerinde görecektim.
Tete de la Tronche ve Grand Col Ferret’yi inerken fazla hızlanmayıp quadları zorlamamak hep aklımızdaydı. Belki fazla kontrollü gidiyorduk ama bir daha ne zaman geleceğimizi hatta gelip gelmeyeceğimizi bile bilmediğimiz bu yarışı sorun yaşayıp bitirememe ihtimalini göze alamazdık.
Champex Lac’ta Duran Zaman
Yarış öncesi planımızda 55. kilometredeki Champex Lac’a hava kararmak üzereyken girmek vardı. İstasyona bir iki kilometre kala henüz yeni kararmakta olan hava, kalan bölüm orman geçişi olduğundan iyice karanlık bir hal almıştı. Koşu çantalarımızın en dibinde olan kafa lambalarını çıkarmayıp göz yordamıyla ve son birkaç yüz metrede telefon ışığıyla istasyona geldik. Bu da demek oluyordu ki üçüncü yokuşu da geride bırakmıştık.
Bu istasyon koşucuların büyük kısmı için bir yenilenme istasyonuydu. Çadıra girdiğimizde içerisi mahşer kalabalığıydı adeta. Tam bir kaos ortamı. Oturacak yer bulmakta zorlanmayı geçtim, içeride yürümek bile zordu. İçeride kaldığımız süre boyunca bu kalabalığın yavaş yavaş azalacağını görecektik.
Yağmur tam nerede başlamıştı hatırlamıyorum ama buraya gelirken yağmurdan çok ıslanmadığımızı hatırlıyorum. Fakat üstüm başım terden sırılsıklam olmuştu. Geceye girerken kalın kıyafetlere geçmenin faydalı olacağını bildiğimizden tişörtleri çıkarıp uzun kollu üstlere geçiş yaptık. Planımızda burada iyice toparlanıp yarışa öyle devam etmek vardı ama bu istasyonda 20-30 dk’dan fazla kalmamamız gerektiğini biliyorduk.
Sıcacık birer bulyon çorbası, parmesan peynirli makarna, biraz atıştırmalık derken beslenmeyi tamamladık. Kafa lambalarımızı çıkardık. Yarışın tamamını çıkarması için saatlerimizi şarj ettik. Çantanın dibinde yarışın ikinci yarısında kullanılmak üzere bizi bekleyen ve yarışta maalesef dropbag noktası bulunmadığı ve destekçimiz de olmadığı için tüm gün boyunca üzerimizde ekstra bir ağırlık olarak taşımak durumunda kaldığımız gece bölümüne ait enerji jellerini üzerimizde daha ulaşılabilir yerlere yerleştirdik.
Daha önce hiç kullanmadığımız ama methini duyup tüm tuşlara basmak adına yanımıza aldığımız Tiger Balm merheminden bile sürdük biraz bacaklarımıza. (Faydası olup olmadığından pek emin değilim, belki sadece plasebo etkisi bilmiyorum) Tüm bunları yapıp hadi artık yola düşelim dediğimizde yaklaşık 50 dakika geçtiğini gördük. Bu istasyonda maalesef çok zaman harcamıştık. Fakat bu süre iyice kendimize gelip, toparlanıp yarışın kalan yarısına hazır olmak için gerekliydi. Keşke biraz daha hızlı yapabilseydik tüm bunları.
Yarış sanki tüm yarışmacılara destekçinizle gelin diyor. @fatihtosun’un da bahsettiği gibi UTMB’de tek dropbag noktası olması, CCC’de hiç olmaması bunun bir göstergesi gibi. Zorunlu malzeme listesi o kadar kabarık ki, hem onları eksiksiz taşıyıp hem de yanına yedek çorap, uzun kollu tişört ve beslenme için kullanacağın ürünleri almaya kalktığında çanta inanılmaz bir ağırlığa ulaşıyor. Bu sene bir de soğuk hava kitinin dahil edilmesiyle ekstra bir zorunlu katman daha taşımak zorunda kaldık.
Geceye Girerken
Kilometre 60. Dördüncü büyük yokuşumuza başlıyoruz. Yağmur iyice hızlanmış durumda. Burada kimse kimseyi geçmeye çalışmıyor, herkes birbirinin temposuna saygı gösteriyor. Geçip gidilecek bir yer de yok sanki. Balçığa bulanmış kayaların ve ağaç köklerinin arasından ayakta kalmaya çalışarak yükseliyoruz. Birkaç defa bu kadar insan gerçekten beni mi takip ediyor, neden geçmek istemiyorlar diye düşünüyorum. Ama o şartlarda herkes bir arada kalmak istiyor ve gereksiz risk alıp hızlanmak istemiyor sanki. Biraz soluklanmak ve jel kullanmak için kenara çekildiğimde geçiliyorum gruba. Ama bir süre sonra yeni bir grubun daha başını çekiyorum ve bu böyle devam ediyor. Aslında önde olmak şu açıdan da iyi, çünkü önümdeki yarışmacının ayağının kayıp üzerime doğru düşerek beni riske atmasını istemiyorum. Yağmur şiddetleniyor. Yukarıdan akan küçük dereler var ama taşların üzerine basa basa geçmeye çalışarak ayaklarımızı ıslatmamayı başarıyoruz.
Yürürken bir ara kafa lambamızın ışığında küçük beyaz şeyler uçuşuyor. “Bunlar ne ki, küçük sinekler falan mı, bu soğukta bu yükseklikte sineğin ne işi var, bir göz yanılması mı, sen de görüyor musun?” diyerek yola devam ediyoruz. Ancak yarıştan sonra idrak ediyoruz biraz kar serpiştirdiğini.
La Giete’ye giden zirvenin altında hiçliğin ortasında iki üç görevli bize destek veriyor ve yol gösteriyor. Bu yağmurda burada nasıl durabiliyorlar? Buraya nasıl gelmişler? Ne zamandır buradalar? Yaklaşık iki kilometre sonra sıcak ve soğuk içecek var diye bilgi veriyorlar. Sıcak ve soğuk içecek ihtiyacım yok aslında. Şu an tek hedefim aşağı inerek bu soğuktan kurtulmak ve aşağıda ışıklarını gördüğümüz Trient istasyonuna varabilmek.
Demek ki bir ara nokta olacak diye düşünüp devam ediyoruz. İki kilometre bir türlü bitmiyor. Aslında iki kilometre geçiyor ama adamın bahsettiği yere yaklaşık dört km sonra geliyoruz. Burası daha önce birkaç yarış raporunda okuyup yarış videosunda gördüğüm meşhur ahır. İçeri giriyoruz, çipimiz okunuyor. Yerlerde saman ve ıslak tezek var. Bir de eşsiz bir koku. Gönüllüler telefondan müzik açmışlar. İçeride kusmaya çalışanlar, üzerine bir şeyler geçirenler, tahta banklarda oturup hayatı sorgulayanlar, kendine gelmeye çalışanlar var. Epik bir ortam. Ama ben bu ortamı deneyimlemiş olmaktan da mutluyum. Artık iyice üşüdüğüm ve bu şekilde devam edemeyeceğim için şortun üzerine yağmur pantolonunu geçiriyorum. Burada bir iki dakika kendimize geldikten sonra su ikmali vs. yapmadan yola devam ediyoruz.
Yağmur pantolonunu iyi geldi. Kendimi biraz toparlamamı sağladı. Artık üşümüyorum. Hafiften tempo artırarak inmeye başlıyoruz. Zaten yerler çamurdan o kadar kaygan ki fazla hızlanmayı da göze alamıyoruz. İlk kısımlardaki hafif eğimli iniş kendini bir süre sonra orman içinde teknik bir inişe bırakıyor. 70. kilometreye ulaştığımız bu anlarda artık dizlerimin ve ayak bileklerimin hafiften ağrı ve acı sinyalleri vermeye başladığını hissediyorum. Sakin sakin, zorlamadan iniyorum Trient’e.
Trient istasyonunda fazla vakit kaybetmeden devam ediyoruz. Önümüzdeki Les Tseppes çıkışının La Giete çıkışından biraz daha zor olacağını biliyoruz. Ama gece karanlığında buz gibi havada çıktığımız bu iki yokuşu gündüz, kuru ve sıcak bir havada çıksam bu kadar eğlenmezdim ondan çok eminim. Önceki yokuştakine çok benzer senaryolar yaşanıyor. Saat gecenin kaçı olmuş hiç bilmiyorum, bakma ihtiyacı da duymuyorum. Henüz gün ağarmaya başlamadığına göre bir önemi yok. Hâlâ güçlü hissediyorum ve yokuş çıkmak beni yormuyor. Zirveyi görüp bir süre görece düz bir kısımda kayıp düşmeden koşmaya çalıştıktan sonra inişe geçiyoruz.
Vallorcine’e iniş de Trient’e inişten biraz daha zor. Neredeyse yarış boyunca beni arkamdan takip eden @sopranos önüme geçiyor. Burada biraz fazla hızlandığını düşünüp onu uyarıyorum. “Dikkatli ol, yarışı riske atma, burada bitmesini istemeyiz” diyorum. Bu birkaç defa oluyor. Önce arkama geçiyor ama sonra bir şekilde onun arkasında buluyorum kendimi. Bir süre sonra fark ediyorum ki, aslında o çok da hızlanmıyor, ben yavaşlayıp arkasında kalmaya başlıyorum. İnişin son birkaç kilometresinde artık ayak bileklerim ve dizlerimdeki acı iyice kendisini hissettiriyor ve beni yavaşlatıyor. Her adımda canım acıyor. Batonlarla kendimi frenlemek zorunda kalıyorum. Tırmanmak kesinlikle inmekten daha kolay.
İkimizin de biraz morali bozuluyor. Planladığımız sürelerde ilerlerken yavaşlamak, arkamızdakilere geçilmek istemiyoruz. Yarış öncesi bitirmeyi planladığımız sürenin daha iyisini yapabilecek durumda giderken bunun sekteye uğramasını istemiyoruz.
Aslında Champex Lac’ta önleyici bir ağrı kesici almıştım ama üzerinden saatler geçti. Belki bir ağrı kesici daha alırsam acıyı biraz daha azaltabilirim diye düşünüyorum. Vallorcine istasyonunda ağrı kesici alıp, merhem ile dizlerimi ve bileklerimi ovduktan sonra moral bozukluğunun ve yorgunluğun da etkisiyle fazla beslenemeden yola devam ediyoruz. Bir süre sonra gün ağarmaya başlıyor. Saatin kaç olduğunu ancak o zaman anlıyorum. Geceyi geride bırakmışız.
85. kilometredeyiz. Vallorcine’den Col des Montes’e kadar koşulabilir bir eğim var. Bu noktadan sonra artık her yokuş inişinde diz ve bileklerimdeki acı yüzünden yavaşlayacağımı bildiğimden bu kısımda ve Tete de Bechar denilen tepeye giden kocaman kayalıklarla dolu teknik yokuşta tüm enerjimi vererek hızlanmaya çalışıyorum. Artık ne kadar olabilirse. Yokuşu öyle kararlı, inatçı ve sinirli bir şekilde tırmanıyorum ve göreli düzlüklerde koşarak az da olsa hızlanmaya çalışıyorum ki, inişte yaşayacağım acı yüzünden yavaşlamamı telafi edebileyim.
Hadi Artık Uyan Sabah Oldu
Gün artık iyice ağarıyor. Sona yaklaştığımızı düşündürüyor bana bu ama daha önümüzde 10 kilometreden fazla yol var. Ne kadar uzun sürebilir ki diyorum. Yorgunluktan kafa lambamı kapatmaya mecalim yok ya da biraz da hatırşinaslık yapıyorum. Bütün gece bana destek olan kafa lambamı kapatıp cebime koymak ona haksızlık olacakmış gibi geliyor. “Parkurun şanındandır” diyerek kafa lambam açık devam ediyorum yola. Uzak doğulu bir arkadaş “kafa lamban açık” diye uyarıyor. Ben ise onu hiç umursamadan tırmanmaya devam ediyorum.
91. kilometrede yine bir iniş başlıyor. İnişte yine çok yavaşlıyorum. Yokuşu çıkarken arkamızda bıraktığımız yarışmacılar birer birer geçiyor bizi. Artık finişe çok az kaldığını düşünüyorum. Buradan sonra sanırım aklım bana oyunlar oynuyor. Son bir istasyon var, biliyorum, La Flagere. Ama o istasyonunun nerede -tepede mi, aşağıda mı- kaçıncı kilometrede olduğunu anımsayamıyorum. Çantamda bir parkur grafiği var ama çıkarıp bakacak gücüm yok. Neden bu kadar iniyoruz ki diyorum. Sanırım parkurun bu son kısımlarına iyi çalışmamışım ya da artık o noktada bildiğim her şeyi unutmuşum.
Birer enerji jeli daha alıyoruz. 22-23 saat geride kalmış ama midemiz hala enerji jeli yememize müsaade ediyor. Sindirim sistemimizde herhangi bir sorun hissetmiyoruz, bu açıdan şanslıyız. Fakat neden bilmiyorum benim boğazım kuruyor bu kısımlarda, jel yemek biraz daha zorlaşıyor. Cebimden çıkardığım enerji jelinin üzerinde “Don’t stop me now” yazıyor. Queen’in o güzel melodisiyle okuyorum bir kez daha. Yarıştan önce jellerin üzerine etiketler yapıştırarak yazdığım notlardan sadece bir tanesi bu. Tüm yarış boyunca bu ve buna benzer motivasyon cümleleri ile yarışa eğlence katıyoruz.
“Daha kayak pistine çıkacağız, nerede bu kayak pisti” diyor @sopranos. “Kayak pisti falan yok bence, o eski parkurlardan birindeydi muhtemelen” diyorum ve buna onu da inandırıyorum. Kayak pistine çıkmak istemiyorum. Daha fazla tırmanmak da inmek de istemiyorum. Kayaların üzerinden ağaç dallarının arasından geçmek de istemiyorum. Sadece bir an önce bu yarışı tamamlayabilmek istiyorum.
Çok sonraları saatimde aldığım toplam yükseltiye bakmak aklıma geliyor. 5500 gibi bir şey görüyorum ekranda. Bu da demek oluyor ki 500 metre daha yükselmemiz gerekecek. Yani son istasyon La Flagere çok da yakında değil.
Zemin zaten çok teknik, istesen de hızlı gidilmiyor. Ama en azından yükselmeye devam ediyoruz. Yani diz ve bileklerimde çok büyük bir acı hissetmiyorum. Fakat her yükselişin bir inişi olduğunun hala ayırdında olduğumdan Chamonix’ye yapacağımız iniş beni çok korkutuyor. Lütfen artık daha fazla yükselmeyelim diyorum sürekli.
Ormandan çıkıyoruz ve genişçe bir açıklığa geliyoruz. Önümüzde sağlı sollu dağınık şekilde dizilmiş kalabalık koşucu grubu tırmanmaya devam ediyor. “Kayak pisti gerçekten varmış” diyorum. “Evet işte biliyordum. Ama neredeyse beni bile inandırmıştın olmadığına” diyor @sopranos.
Post apokaliptik dönemden bir film sahnesinin içinde gibiyim. Sol taraftan yukarıya doğru giden bir telesiyej hattı görüyorum. Yukarıdan bir yerden yüksek sesli müzik duyuluyor, caz gibi. Ama istasyonu göremiyoruz. Ses tepenin sol tarafından geliyor gibi ama herkes sağ tarafa doğru yükselmeye devam ediyor. Biraz daha yükseldikten sonra büyük ahşap bir bina görüyoruz.
Sonunda tepedeki La Flagere istasyonuna varıyoruz. Duyduğumuz müzik sesi canlı müzikmiş. Çadırın girişinde biri saksafon çalıyor. Galiba bir de yaylı var. Biz gelince bitiriyorlar çalma işini. Üzülüyoruz ama olsun en azından biraz duyduk diyoruz.
Bu son kısımda galiba beslenme işini biraz boşladığımızdan artık hiç enerjim kalmamıştı. İstasyondaki yiyeceklerden de canımın istediği bir şey yok. 1890 metreyi gösteren bu noktada iyice üşüyorum. Çadırın çıkışındaki tabelada geriye sadece 7 km kaldığı ama 800 metre iniş yapacağımız yazıyor. Şimdiye kadar hiçbir mesafe gözümde bu kadar büyümemiştir. İnmek istemiyorum. İstasyonda oyalandıkça oyalanıyorum.
@sopranos beni ikna ediyor ve inişe başlıyoruz. Ama acıdan yürüyemiyorum bile. Herkes birer birer yanımızdan geçip gidiyor. @sopranos’a “Sen git ben yavaş yavaş gelirim” diyorum. Gitmek istiyor belki bilemiyorum ama “Beraber başladık, beraber bitireceğiz, hadi biraz daha zorla” diyor. Ama sanki biraz daha zorlarsam dizlerim o anda tamamen iflas edecek, kilitlenip kalacak ve adım bile atamayacak duruma geleceğim diye korkuyorum.
Yarıştan sonra sonuçlara bakarken La Flagere’ye aynı anda girdiğimiz yarışmacıların bizden 45-50 dakika önce bitirdiğini görüyorum. 7 kilometrede nasıl 50 dk kaybetmiş olabilirim aklım almıyor.
Çok zorlanıyorum, çok yavaş oluyor ama o inişi de tamamlıyoruz. Karşıdan karşıya geçmek için organizasyonun yaptığı metal merdivenlerden çıkıp iniyoruz. Daha fazla zorlanacağımızı düşündüğümüz bu engeli de aşıyoruz.
Finiş
Arve nehrinin kenarına iniyoruz. Artık Chamonix’deyiz. Etrafımız kalabalık. Onların verdiği destekle koşmaya başlıyoruz. Günlerdir kaç defa gelip geçtiğimizi hatırlamadığımız cadde boyunca koşuyoruz. Kalabalık ve destek giderek artıyor. Hayal gibi ama galiba bitiyor, bitiyor ve bitti…
Evet, benim için zor olacağını bildiğim 100 kilometrelik bir yarışı tamamlayabilmiştim ama son 10-15 kilometrede yaşadığım sorun ve belki daha iyisini bile yapabilecekken planladığımızın bir buçuk saat gerisinde bitirmemiz, kendim yetmiyormuş gibi @sopranos’u da yavaşlatmış olmam, biraz buruk bir sevinç yaşamama neden oluyor. Bir süre bunu sindirmem gerekiyor. Daha iyisini yapmak mümkündü ama bu kadarı oldu. Daha iyisi her zaman mümkündür. Daha kötüsü de olabilirdi. Her şeye rağmen bitirebilmek iyi hissettiriyor.
“6000 metre tırmanışlı 100 km’lik böyle bir yarışın yutabileceğimden büyük bir lokma olduğunu biliyordum.”
6 ay boyunca gösterdiğim çaba ile çiğneye çiğneye iyice yutulmaya hazır hale getirdiğim lokmayı biraz zor da olsa en nihayetinde yutmayı başarmıştım.
Yarışın son 15 kilometresinde beni yarı yolda bırakan dizlerim yarıştan sonraki iki gün hiç acımıyor, ağrımıyor. Sadece yoğun bir quad ve calf kası ağrısıyla mücadele ediyorum. Birkaç gün sonra merdiven inip çıkarken ve sonraki hafif tempo koşularda dizlerimdeki ağrı tekrar baş gösteriyor ama zamanla azalıyor.
Yarıştan sonra sıcağı sıcağına “Bir daha asla bu mesafede buna benzer bir yarış koşmam” derken, şimdi “Bu kadar hazırken Kapadokya 120K ile yeni bir sayfa açmak mı” yoksa “Güçlü bir 63K koşarak mevcut sayfaya yeni notlar eklemek mi” daha yerinde olur diye karar vermeye çalışıyorum.
İleride bir gün UTMB parkurunda 100 mil denemesine niyetlenip niyetlenmeyeceğimi ise zaman gösterecek.
Tebrik ediyorum. Darısı başımıza inşallah.
Umarım niyetinize hazırlanmış sağlıcakla da bitirmiş olursunuz Nicelerine
Yazını bir solukta okudum. İnan ben bile buradan kendimi sorguladım. Sahi bende çok isteyip gidememiştim. Yarışmada olmak mı yoksa bu zorlukları uzaktan yaşamak mı…
@sopranos ve seni her uyanışımda takip ettim. Ankara’da hazırlıklarınızı görmüş biri olarak gerçekten çok haklettiğiniz bir yarıştı. Bitiriş süresi bu anlamda önemsiz. Ayaklarınıza sağlık, her ikinizi de kutluyorum , Cappadocia 120 de belki görüşürüz. Sağlıcakla ve sevgi ile parkurlarda görüşmek temennisiyle.
Harika bir yazı, tebrik ederim müthiş bir tecrübe yaşamışsınız. Darısı başımıza diyelim
Jellere yazılan notlar çok iyi fikirmiş.
Çok teşekkürler. Umarım isteyen herkes bu deneyimi yaşar.
@husy72 abi seneye biz de seni takip edelim inşallah ![]()
yazıyı bir solukta okudum @789 çok güzel yazmışsın. hem yazı için hem yarış için tebrikler.
ben en çok böyle güzel yazan koşuculara imreniyorum. 2019 yılında PTL koşmuştum ama böyle güzel bir yazısını hazırlayamamıştım.
@fatihtosun yada @789 gibi arkadaşların edebi tadla yazdıkları raporlar tabiiki çok değerli ama ben şahsen biraz daha mühendis kafasıyla-analitik yazılmış yani neden sonuç ilişkisi barındıran( tercihler-uygulamalar ve sonuçları) ismaiileren.bloqspot tarzı yada ritimbloq tarzı raporları seviyorum.
Bu yarış raporlarını görünce bende heveslendim. Bende benim eski macerayı anlatayım bari.
Bunu zamanında anlatmamıştım. Üzerinden 6 yıl geçti. Aklımda kaldığı kadarıyla şimdi anlatayım.
2019 PTL Macerası. İşte başlıyoruz.
Patika yarışlarında 2 tip koşucu olur. Birinci grup @789 her şeyi inceleyen, araştıran, analiz eden, parkuru inişine yokuşuna kadar öğrenen, planlayan koşucular. İkinci grup çok fazla önüne arkasına bakmadan maceraya dalan koşucular.
Ultralar yol yarışları gibi değildir. Her daim planınızın dışına çıkmak zorunda kalırsınız. Hiç öngöremediğiniz şeyler olur ve beklenmedik durumlarla uğraşmak zorunda kalırsınız. Özellikle yarış büyüdükçe bu öngörülememezlik ivmelenerek artar. Bu öngörülememezliğin artışı yarışlar büyüdükçe koşucuların birinci gruptan ikinci gruba doğru evrilmesine yol açar. Bir müddet sonra yarışlara giderken sadece genel bir hazırlık yapıp gerisini tevekküle bırakmaya başlarsınız.
Evet doğru duydunuz, PTL gibi bir yarışa girenler Kapadokya 38k koşanlar kadar çok planlama yapmazlar. Çünkü bu gibi yarışlarda detaylı planlama hep hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Bunun yerine olasılıklar üzerine hesap yaparsınız ve olasılıklarla nasıl mücadele edeceğinize karar verirsiniz.
Her neyse, yarışa dönelim. PTL gibi yarışlarda barınma ve ulaşım planlaması gerçekten çetrefilli bir konu oluyor. O yüzden uçak, tren, falan uğraşmayalım dedik. Yarışa benim araba ile gitmeye karar verdik. Ve sadece Pazar akşamına tek gecelik pansiyon rezervasyonu yaptık. Atladık arabaya, Cuma günü sabahtan yola çıktık.
Yola çıkış tarihimiz gurbetçilerin geri dönüş tarihine denk geldiği için gümrük kapılarında beklediğimizden çok daha fazla zaman harcadık.
Pazar sabahı Chamonix’e varmayı planlarken öğlen üzeri ancak varabilmiştik. Saat 13:00 gibi numaralarımızı aldık. Biraz şehri dolaştık. Döner yapan bir dükkan varmış, onu öğrendik. Yarış hakkında muhabbet etmiyorduk, çünkü herhangi bir heyecanımız yoktu. Mezbahanelerdeki kuzuların dinginliği vardı üzerimizde
Yüzümüzde kendinden emin ve hatta ukala bir tavırla şehri geziyorduk
Akşama doğru PTL teknik toplantısı var dediler.
Toplantıya girdik. Artık nasıl bir havaya girdiysek bunlar hep bildiğimiz şeyler deyip 5-10 dk sonra teknik toplantıdan çıktık. PTL teknik toplantısında önemli ne anlatılabilir ki zaten havasındaydık.
Sadece o gece için bir pansiyon ayarlamıştık. Pansiyona geçtik. Ben buradan almış olduğum çokokrem ile sandviç hazırlamaya başladım. PTL için gıda planım hazırladığım çokokremli sandviçler ve ilave olarak CP’lerde bulacağım gıdalardı.
Tabi PTL’de CP olayı çok daha değişik oluyor. UTMB’nin diğer yarışlarındaki gibi bol CP yok. Gıda bulabileceğiniz sadece 2 tane CP var. Bunlar aynı zamanda drop-bag noktaları. 300km’lik yarışta her 100km’De bir CP var. Buna ilave olarak 3 tane yemek kuponu veriyorlar. Güzergah üzerinde pansiyon-restoran tarzı faaliyet gösteren tesislerden birer kap yemek almak için bu kuponları kullanabiliyorsunuz.
Rota üzerinde daha fazla sayıda tesis var. Buralarda bir şey yiyip içmek isterseniz ücretini ödemek zorundasınız. Biz 3 tesiste ücretini ödeyerek yemek yemiştik. Yani toplamda 2 drop-bag noktası ve 6 yemek noktası ile 300km mesafe 25km kazanımlı yarışı tamamlamıştık.
Pazartesi sabahı pansiyondan çıkışımızı yaptık. Çantalarımızı sırtımıza yükledik ve start alanına geçtik. Start alanında her takımda bir kişinin çantasına bir takip cihazı taktılar. Böylelikle hangi konumda olduğumuz izlenebiliyordu. Sabah 08:00 gibi yarış başladı. Sadece 300 takım (600 kişi) olduğu için binlerce koşucunun çıkış yaptığı diğer yarışlara göre sönük bir start oldu. Zaten büyük bir çoğunluğumuzda hiç acelesi olmayan bir hava vardı.
Yarışın ilk saati yol koşusu havasında düzlükte geçti. Rota bizi şehirden dışarı çıkarıyordu. Bizde kuzu kuzu gidiyorduk. Lay lay lom havasında geçen ilk 8k’dan sonra PTL gerçek yüzünü gösterdi. Rota 8k-16k arasında 8k mesafede 1000 irtifadan 2800 irtifaya çıktı. Kimi yerde iplerden kimi yerde merdivenlerden geçerek 3buçük saatte aldığımız bir 8k oldu.
Devamında tekrar alçalmaya başladık. 20k civarındaki bir düzlükte yarış yetkililerinin olduğu bir kontrol ekibi ile karşılaştık. Takip cihazımıza bir test sinyalini gönderdiklerini, teknik toplantıda anlattıkları şekilde cihaz üzerinden bu test sinyaline niye cevap vermediğimizi falan sordular. Teknik toplantıyı ektik diyemedik tabi ![]()
inişli çıkışlı devam etsekte 40k’ya kadar genellikle 2000 irtifa altında kaldık. 40k’dan sonra parkur yine 2800 civarına çıktı ve sonrasında alçalarak 51k civarında ilk gecemizde ilk tesise ulaştı.
Burada kupon harcamadık. Ne olur ne olmaz dedik, 25€ verip yemeğimizi yedik. Boş yatak yoktu. Bizim mesire yerlerinde olan, yanlarında oturakları olan tahta piknik masalarından vardı. Tahta masanın üzerine uzandık. İlk gecemiz zaten, hem tahta üzerinde fazla uyuyamayız dedik ama yarış öncesindeki uzun yol yorgunluğunun da etkisiyle tahta masa üzerinde 4 saate yakın uyuduk.
Sabaha karşı tekrar yola çıktık. Tatlı yokuşlarla tekrar 2800 rakım seviyelerine çıktık. rahatımız yerindeydi. Mont-Blanc önünde fotoğraf falan çektiriyorduk. yolumuza devam ediyorduk.
Devamında rota alçalarak 80k civarında ilk drop-bag noktasına ulaştı. Burada karnımızı doyurduk. kafa feneri bataryalarımız değiştirdik. henüz gece değildi ama boş yatak bulunca 1 saat kadar kestirdik ve çıkış yaptık.
Bir sonraki drop-bag noktası 200k civarındaydı ve önümüzde 3-4 tane 3000 üzeri zirve vardı. O yüzden rota hiç zaman kaybetmeden yükselmeye başladı. 100k civarında ilk 3000 üzeri zirveyi geçmiştik bile. 2500 üzeri irtifada %15 eğimleri olduğu sarp yamaçlarda 100 adım at, 30sn nefeslen gibi şeylerle yol alıyorduk. Gece sisinde dibini görmediğimiz uçurumların kenarından zincirlere tutunarak geçmenin heyecanı bizi uyanık tutuyordu.
İkinci gecemizde ilk buzulumuza doğru tırmanırken rotanın birkaç yüz metre kenarında dağ kulübesi fark ettik. Bu bir tesis değildi. Sadece acil durumlarda birkaç kişinin içinde uyuyabileceği küçük bir kulübeydi. Yarış rota açıklamaları üzerinde bilgisi olmadığı için çoğu kişi bunu fark etmemişti. Biz buraya girdik. Buzulu gece karanlığında geçmek yerine bu küçük kulübede dinlenelim dedik. Birkaç saat burada uyduktan sonra ikinci gecenin şafağında buradan ayrıldık. Sabah 09:00 gibi kramponlarımızı takıp ilk buzul geçişimizi gerçekleştirdik.
Devamında biraz daha yol alıp yeni bir tesise ulaştık. Buraya da gündüz vakti ulaştığımız için burada da yine 1 saat kadar uyduk ve yolumuza devam ettik.
Rota aşağı yukarı yapıyor ama 2000 irtifa altına inmiyordu. 3üncü gecemizde doğru dürüst bir dinlenme planımızın olmayışı nedeniyle gece yarısından sonra iyice uykumuz gelmeye başlamıştı. 180k civarında 2500 irtifada bir tesisle karşılaştık. Buradaki pansiyon tarzı tesisler 24 saat çalışıyordu ama lokanta tarzı tesisler sadece gündüz çalışıyordu. Bu sadece gündüz çalışan bir lokanta tarzı bir tesisti ve o saatte kapalıydı.
O irtifada hava geceleyin soğuktu ama çok uykumuz gelmişti. Acil durum battaniyemizi çıkardık. Sırt sırta verdik ve tesisin kapısının önüne yattık. Soğuğun etkisiyle battaniye hemen terleme yapmaya başladı. Biz bir taraftan soğuktan titriyorduk, bir taraftan üzerimize battaniyeden su damladığı için daha çok üşüyerek daha çok titriyorduk. Birkaç saat hipodermi ile uyuklama arası titreme molasından sonra devam etmeye karar verdik.
Ertesi gün öğleye doğru 200k civarında ikinci drop-bag noktasına vardık. Burada Alper ve Elena ile karşılaştık. PTL gibi yarışların drop-bag noktaları alışkın olduğunuz yarışlardaki drop-bag noktalarından farklı olabiliyor. Alttaki fotoğraf bunu görebilirsiniz.
Burada iyice dinlenmemiz gerekiyordu, çünkü devamında 205k-215k arasında 10k mesafede 2300mt kazanım vardı. Yokuşlara küfrede küfrede çıkıyorduk. Yorgunluktan yön kavramımızı kaybetmeye başlamıştık. Mont-Blanc neresi, hangi ülkedeyiz, ne taraftan geldik, ne tarafa gidiyoruz gibi muhabbetler ediyorduk, sonra geldiğimiz geleceğimiz yerlere küfrederek yolumuza devam ediyorduk.
Dördüncü gecemizde bir tesise ulaşmayı hedefliyorduk ama dağın ters tarafından iniş yaptığımız için tesise biraz geç ulaştık. Burada biraz uyuyup tekrar yola düştük.
Cuma günü öğlen vakti rota üzerinde drop-bag olmayan tek yerleşim birimi olan 235k civarındaki Collognes’e indik. Bu küçük kasabada önünde birkaç masa olan küçük bir bakkal tarzı bir yer bulduk. Hemen oradan dondurma kraker falan bir şeyler aldık. Oraya oturup kendi küçük CP’mizi yaptık.
Kasabayı terk ettikten sonra tekrar yükselmeye başladık. Ama rota artık daha insaflıydı. artık UTMB rotası bölgesine girdiğimiz için 2000mt civarlarında geziniyorduk. Eklemlerimizde meydana gelen şişmeleri sıka sıka indirerek yolumuza devam ediyorduk.
Emesson barajı 260k civarında son gecemize girdik. Yorgunluğu çok ciddi bir şekilde hissettiğimiz beşinci gecemizde yavaş adımlara ama emin olduğunu düşündüğümüz adımlarla yolumuza devam ediyorduk.
265k civarında son 2500 üstü zirvemizden geçtik ve 268k civarında son refuge’ye (tesise) ulaştık. Gece 02:00 civarlarında yağışlı bir gecede tüm yorgunluğumuzla bu tesise ulaştık ama bu yorgunlukla burada uyursak çok zaman kaybederiz diye son gecemizi uyumadan geçirmeye karar vererek yemeğimizi yiyip tesisten çıktık.
Sabah olduğunda yolumuza devam ediyorduk. Yolumuz az kalmıştı ama bizde fena yorulmuştuk. Artık taşların üzerine otursak uyuya kalıyorduk.
275k civarlarında uzaktan bize paralel koşan başka koşucular gördük. Orada UTMB parkuruna ve aynı zamanda Chamonix’e çok yaklaştığımız anladık. Ayaklarımızı sürükleye sürükleye yolumuza devam ettik.
Sonrasında son bir sert çıkış ile UTMB parkuru ile birleştik. O saatlerde hem UTMB hem PTL bitiş saatleri yaklaşmıştı ve parkurda birçok UTMB koşucusu ile karşılaştık.
35inci saatlerini koşan UTMB koşucularının heyecanlarını İznik’te ben uzun parkur koşarken karşılaştığım 25k parkuru koşucularının heyecanlarına benzettim.
Savaştan çıkmış gibi yorgun hallerimiz ve görece çok daha büyük sırt çantalarımız ile hemen ayırt ediliyorduk.
279k civarında şehre doğru son inişe geçtik. Artık önümüzde sadece uzun bir iniş vardı. Ama hem tüm eklemlerimiz şiştiği için hem yorgunluğumuz tavan yaptığı için koşamıyorduk.
Bitik bir halde şehre girdik. Şehir sokaklarına oldukça bitkin bir halde ulaştım.
şehir sokaklarına çok bitkin, yorgun hırpalanmış bir halde sürünüyorduk resmen.
Ama bitiş çizgisini gördüğümüzdeki sevincimiz görülmeye değerdi. Bitiş çizgisine doğru koşarken çocuklar gibi şendik.
Bitişte PTL finişer yeleklerimiz ile pozumuzu da verdik. Bu pozda yorgunluğumuz çok bariz belli oluyordu.
Yarışı bitirdikten sonra birkaç saat dinlendikten sonra tabii ki hemen tekrar geri dönüş yoluna koyulduk. Sadece Pazartesi akşamına kadar izinli olduğum için Salı sabahı işe yetişmiştim.
Ama iş yerinde bir kaç gün farklı bir moddaydım. ![]()
işte böyle arkadaşlar.
Böyle maceraları herkese tavsiye ederim. Herkesin bunu en az bir kere yaşaması lazım.
@ismaileren sevgili kardeşim senin raporunda @789 gibi sürükleyici ve nefes almadan okunan raporlardan. Zoru başaran ve bunu güzel bir dille yazan arkadaşlara extra bir madalya daha vermek lazım. Gerçi hiçbir değer ölçmez. Bazı arkadaşlar teknik bilgi eksik diye eleştirmiş. Muhtemelen mühendis bir arkadaştır. Senin autocad ekranından teknik birisi olduğunu anladım. Analitik düşünüyor olsakta çok sürüklüyeci yazabilirz. Kalemine ve yüreğine sağlık(not: İlkez bir raporda uyuma dönemlerini öğrenmiş oldu)
Fotoğraflarla,anılarla harika bir organizasyon,değerli bir paylaşım Bitiş çizgisi sevincinizi tahmin ediyoruz Sağlıcakla
Bu sorunuza o zaman yanıt verememiştim. O sırada ne yapacağımdan emin değildim. Ancak çok da uzun olmayan bir süre sonra yeniden denemeye karar verdim.
Önce Kaçkar’a başvurup taş almaya çalıştım. Kaçkar’daki 100 K iptal edilince Mayorka’dan 3 taş aldım. Rahat bitireceğimi düşündüğüm bir parkuru çok zorlanarak bitirebildim.
Bu kadar uğraşınca ve bu 3 taş ile şansımın çok az olduğunu da farkedince biraz hırs yaptım. İyice yaşlanmadan bir kez daha denemek için bağışla katılım hakkı almaya karar verdim.
Konuyu inceleyince, bağış kurumlarının arasında Gazze’ye yardımcı olan bir kuruluş da olduğunu gördüm. Zaten buraya bir yardım planlamıştım, desteği bu organizasyondan yaparak arada şu slotu da alayım dedim.
Bağış yaparken gerçekten çok zorlandım ve şaşırdım. İlk anda ekrana çok rahat girdim, ödeme tuşunu tıkladım, dönüp durmaya başladı. Başka bir cihazdan yeniden başvurmak istedim, tıklamalar cevap vermemeye başladı.
Yeniden bilgisayardan sekme açıp başvurayım dedim. Daha 2 dakika olmamıştı, tüm bağışlar tükendi yazısı geldi. Yapacak bir şey kalmayınca dönüp duran ekrana döndüm. 10-12 dakika kadar döndükten sonra kredi kartı ekranı göründü. Neyse bir şekilde bir yer ayarlayabildim.
Geçen seneye göre bağışla giriş hakkı artmış, 285 kişiye ulaşmış. Yine de tükenmesi 2 dakika sürmedi. Sanıyorum 1000 kişi olsa da pek bir şey değişmeyecek. Bizler amatör olsak da, bu yarış organizatörleri son derece profesyonel.
Yaptığım bağışın gideceği yer beni fazlasıyla sevindiriyor. Yine de bu paranın bir maya olduğunun ve zamanla yarış ücretine döneceğinin veya yarış ücretlerinde ciddi artışlar için hazırlık olduğunun farkındayım.
Arazi koşuları yaygınlaştıkça, bu tip yarışlar sadece belli bir kesime hitap etmeye başlayacak gibi görünüyor. Hadi ben biraz demansa uğradım, sağlıklı değerlendiremiyorum, aklım başımda değil diyelim. İyi de, tüm dünyada böyle bir çılgınlığa yol açan nedir.
Kendime not:
Her yer dağ tepe. Arazide koşmak istiyorsan, araziye çık koş. Bu kadar sabit fikirli olma.
Ben Kaçkar’da koşmaktan vazgeçenlerdenim, lojistik/konaklama işleri beni tüketti ve vazgeçtim, o dönem sizin gibi düşündüm ve ben de kendime şöyle dedim; “ Ağaç her yerde ağaç, dağ her yerde dağ, dibinde Himalaya-Alp Kuşağındaki şahane Toroslara sahipsin, git Aladağlar’a büyünü yaşa, ne yoruyorsun kafanı”. Bugünlerde kafam biraz daha rahat ![]()
Aladağlara yakınsanız ne mutlu size
ben de yakın olsam her hafta sonu giderdim
UTMB kura çıkarsa bu sene artık ne kadar dağ varsa giderim yazın ![]()
Evet, Adana ve Mersin’e 1.5 saat uzaklıkta, açıkçası hafta sonu iş-güç sorumluluklarım olmasa ben de giderdim, çok haklısınız. Şu anda uzaktan karlı zirveleri izlemekle yetinebiliyoruz. Umarım kura çıkar ![]()
Utmb 2026 ön kayıtları açılmış. Carbon ayak izi az olanlara %30 indirim yapacaklarmış. (2 saatin altında uçak yolculuğu yapanlar, tren yolculuğu tercih edenler yararlanacakmış benim anladığım).
Naçizane bu sene CCC Ön kayıt yaptırdım. Bakalım nerelere evrileceğiz.
Yine birileri hayallerimizi yaşıyor.
![]()
Abi şimdiden başarılar. ![]()
umarım bu sene kura çıkar abi. şansın bol olsun
kuraya katılanlara bol şans ![]()
Abi umarım çıkar, koşar gelirsin bizde harika raporunu okuruz ![]()










