@fatihtosun çok büyük bir
İş yaptı. Son km’lerde cutoffa takılmış, son inişte bırakmamışlar sanırım. (Son 7km) Değerli abimizin önünde saygı ile eğiliyoruz. Umarım bir daha ki sefere cuttofsuz olur. Ayaklarınıza sağlık.
Dediğiniz gibi son istasyonda cut off’a takıldım. Zaten ucu ucuna yetişiyordum son 3-4 istasyonda. Nedeni bahane değil tabii. Sadece bilgilendirmek için söylüyorum. Yoksa asıl nedenin tecrübesizlik, yaşlılık ve güçsüzlük olduğu açık.
Yarış başlangıcı ile birlikte sağanak boşandı. Durup yağmurluğumu giymem gerekiyordu, giymedim. Gece olduğunda zirveye çıktık, kar yağmaya başladı, fırtına çıktı. Çantamda tek bir kuru giysi kalmıştı. Onu ve yağmurluğu üst üste giydim ama yetmedi. Soğuktan titreyerek geceyi geçirdim, enerjim de tükendi.
Yağmurdan dolayı öylesine balçık ve kaygan bir çamur oldu ki, sürekli kaymaya başladık. Aslında koşabileceğimiz bir çok yeri ayakta bile zor kalarak yavaş yürüyerek geçtik. Her an birileri düşüyordu. Kayan biri de üstüme düşüp beni devirdi, sonra da sağ batonumu kırdı. Tek batonla iniş ve çıkışlarım iyice dert oldu.
Sabah olunca eşimi aradım, yeni baton alıp getirmesini söyledim. Batonu bulup Courmayeur servisine binmesi zaman aldı. Tünelin girişinde servis yaklaşık 1 saat bekletilmiş. Ben batonları ve yedek ayakkabıları beklerken, artırdığım tampon zaman tükendi. İkinci yarı zaman baskısı ile geçti. Her fırsatta koşarak ucu ucuna yetişmeye başladım. Vallorcine’de mucize eseri yetiştim desem yeridir. Kayadan kayaya sıçrayarak yokuş aşağı koşmaya başladım. İki kez düştüm. Birinde sol dizim, ikincide sol serçe parmağım yaralanıp kanamaya başladı. Dizim yüzünden bacak hareketim, parmak yüzünden batona asılma gücüm kısıtlandı.
Böyle böyle bir sıçradım, iki sıçradım, hatta 8 kere sıçradım ama, son istasyonda endorfin kafasına yakalandım. Yetişme çabası ile hızlı tırmanıp artan sıcakla terlemem yüzünden susuzluk başladı. Gözlerim karardı. Yolu kaybettim. Spor elbiseli bir kadını gönüllü görevlilerden zannederek yolu sordum, tarif ettiği yöne gittim. Neden sonra işaret olmadığını farkettim.
Sonunda biraz zihnim açıldı, saatten rotaya bakmayı akıl ettim, olmadık bir yere gittiğimi anladım. Elimden geldiğince koşarak rotayı tekrar buldum. Kan ter içinde tırmanmaya başladım. İstasyon göründüğünde hala 250 metre kadar yukarıdaydı. Süre dolduğunda daha 500 metre yol vardı. 6 dakika gecikme ile ulaştım. Hemen numaradaki köşeyi kestiler, devam etmeme izin vermediler.
Kısmet değilmiş. Tecrübeli olup yedek bir baton getirseydim, yağmurluğu baştan giyseydim, tampon zamanımı saklayıp, buralarda kullanıp son inişi rahatça yapabilirdim. 171 km mesafe, 45 saatlik uğraş, 10150 metre tırmanma boşa gitti.
İdam mahkumunun dediği gibi.
“Ha bu da bana bir ders olsun”
Sizi sürekli takip ettim, dediğiniz gibi son birkaç cp de baya yaklaştınız cut off a ama hep sıralamada yükseliyordunuz, Bence yine de çok güzel gittiniz, bu ilk tecrübe oldu, bir daha ki sefere çok daha keyifli koşar, bitirirsiniz eminim ![]()
@fatihtosun Bu kadar zor şartlar altında muazzam bir mücadele vermişsiniz. Emeğinize sağlık. Gönülden tebrikler
![]()
Eksik olan 500 metre veya 6-7 dakika fazlalıksa 171.000 metreye de 162.000 dakikaya da (kısaca kendinize) haksızlık etmiş olursunuz. Hem 30-40 saatte bitirenden daha çok bulunmuş, mücadele etmiş ve solumuşsunuz parkuru.![]()
![]()
![]()
![]()
Çok geçmiş olsun. Çok üzüldüm vallahi. Sizi sürekli takip ettim. Hatta bizim gruba durumunuzu attım ilk cp’lerde. Ya cutoff’a kalacak ya da yaş grubunda kürsü yapacak dedim. Meğersem baya bir aksilik yüzünden gereksiz zaman kaybınız olmuş. Yazık olmuş. Galiptir bu yolda mağlup. Artık bir sonraki denemeye diyelim. Tekrar tebrikler ![]()
Bu kadar talihsizliğe rağmen 500 m ile önünüzün kesilmesi çok üzücü olmuş. Ama bizim için önemli olan @fatihboyaci dediği gibi o kadar km ve tırmanışı yapan kendinizi hırpalamayın aksine ödüllendirin. Bence muhteşem bir çıkarmışsınız. Raporunuzu ve gözlemlernizi dört gözle bekliyoruz. Sağlıcakla kalın ve kocaman tebriklerimizi kabul edin.
Sağlık olsun, çok büyük mücadele vermişsiniz. Keşke sonu da istendiği gibi olsaydı ama o son 7 km’yi koşmamış olmanız verdiğiniz çabadan emekten hiçbir şey eksiltmiyor. Biz de CCC gecesinde soğuk yağmur ve çamurla mücadele ettik ama o şartlarda hatta ilk kısımlarda kar da varken iki gece ayakta kalabilmek gerçekten büyük iş. Yarış içinde benim de en büyük korkularımdan biriydi o çamurun içinde kaygan zeminde önümdeki ya da arkamdaki biri kayıp üzerime düşerse diye. Malesef sizin başınıza gelmiş.
@sopranos ile kendi yarışımızı bitirdikten sonra heyecanla takip ettik sizi. Hatta finişe yaklaşıyor olduğunuzu görünce Cenevre otobüs saatimiz gelmeden sizi finişte karşılama planları yapmıştık ama son anda gördük durumu. Chamonix’de görüşemedik ama önümüzdeki yarışlarda görüşmek üzere diyelim.
İmparator Meiji, Nathan Algren’e sorar.
“Bana Katsumoto’nun nasıl öldüğünü anlat.”
“Hayır. Size onun nasıl yaşadığını anlatacağım.”
Son Samuray filmindeki bu sahne yarışa bir kaç saat kala gelmişti aklıma. Kendime güvenimi kaybettiğim, paniklediğim bir anda.
Ümitsiz hissediyordum. Ciddi şekilde korkuyordum. Bir gün önce yaptığım sadece 3 km’lik bir koşuda bile nefes nefese kalmıştım. 180 km’lik bu koşuya hiç başlamamak, belki de daha akıllıca olacaktı. Bitirmem zaten mümkün değildi de, yarısına bile ulaşamamaktan çekiniyordum. Yarısı bile benim gücümün çok üzerindeydi.
Üzerimde baskılar, aklımda gelgitler.
Farkındaydım ki, mantıklı olan, yeni ve modern görüşlere uymaktı.
Savaşma, sıvış!..
Sadece bunu yapmak için bir bahane aranıyordum.
Yarışa saatler kala, kararsızlığım ve korkularım son sınırdayken birden filmdeki bu sahne aklıma geldi. Sonra da diğer bazıları… Samuraylara gece baskını yapan ninjalar gibi.
Eski ve yeninin savaşı.
“Savaşta her şey mübahtır” diyen, tuzaklarla, hilelerle, zoru görünce kaçarak, olmayacak işlerin peşinden koşmayı reddederek, kaybetmeyi göze almadan savaşan, entrikacı, çıkarcı bir Ninja mı olacaktım, yoksa sonuna kadar savaşan ve sonunda kaybedeceğini bilse de onuru için devam etmekten vazgeçmeyen bir Samuray mı…
Geleneklere tamamen uymak mı, yoksa modernleşmek uğruna mantıklı olanı tercih etmek mi.
Sonra aklıma Tom Cruise’un canlandırdığı karakter geldi. Hani elinde son kalan silah olan kırık bir flama sopasıyla, çevresini saran samuraylara karşı sonuna kadar saldırmaya devam eden Nathan Algren.
Fazla seçenek bırakmamıştım kendime. Servis otobüsüne bindim. Aysun beni uğurladı.
Otobüsün camından yukarı doğru baktığımda, artık aklım ve kalbim dağlarda ve patikalardaydı. Elimden geldiğince koşacaktım. Elimden geleni yapacaktım. Ancak sonuçta kararı verecek olan dağdı. Bunu biliyordum.
Oturduğum yerden camdan dışarıdaki güneşli havaya bakarken gülümsedim… Nasıl da bilirdim kendimi dolduruşa getirmeyi…
65 yıl boyunca edinilen alışkanlıklarım vardı. Kaybetmeyi göze alabilirdim, kaçmayı asla… Gücümün yetmediği yerde bayılmayı hatta ölmeyi göze alabilirdim, vazgeçmeyi asla…
Şimdi yine camdan güneşli bir güne bakarak, yarım kalan bir görev sonrası, olanları hatırlamaya çalışıyorum aktarabilmek için. Başarısızlık sonrası hesap verme zamanı. Aklımda hala son samuray. İçimdeki otorite dik dik bakıyor bana.
“Bize nasıl son istasyonda kaybettiğini anlat.”
“Hayır. Size nasıl son istasyona kadar geldiğimi anlatacağım.”
Anlatacağım da, ayrıntılar sanki tümden silinmiş hafızamdan. Aklımda kalanları toparlamaya çalışıyorum.
Başlangıçta oyun gibiydi. Ne kadar gerçeklerin farkında olsam da, önceleri ciddiye almamıştım. Sanki bu yarış hiç başlamayacak gibiydi. Sanki o gün hiç gelmeyecekti. Gelse bile bir yolunu bulup kendimi bu dertten kurtaracaktım.
Nerden başıma almıştım ki bu derdi zaten. Kurada çıkması hiç hesapta yoktu. Ne güzel idare edip gidiyordum.
Kalan son 4 dakikanın uyarıcısı olan “Cennetin Keşfi” müziğini duyduğumda telaşlanmam da, tam bu yüzdendi. Tam bir sürpriz olmuştu bana.
Sürpriz hissini anlatmak kolay değil. Haklısınız. Nesi sürpriz olacak ki bunun. Ancak duygular böyle işte… Şu idam mahkumunun yaşadığı sürpriz gibi.
Hakim idam kararı verir, “Gelecek hafta içindeki bir mesai gününde idam edilecektir” diyerek kalemini kırar.
Bir şaşkınlık olur.
“Hangi gün efendim” diye sorarlar,
“O gün kendisi için bir sürpriz olacak.” diye cevap verir hakim.
Herkesin kafası karışır, kimse bir şey diyemez.
Akşam mahkum hücresinde düşünür. İdam eğer Perşembe gününe kadar yapılmazsa, Cuma günü artık sürpriz olamayacaktır. Demek ki Cuma idam edilemeyecektir. İlk dört günden biri olmalıdır.
Biraz daha düşünür, bu durumda Perşembe de olamayacaktır. Çarşamba hala idam edilmemişse, Cuma da edilemeyeceğine göre, tek kalan gün Perşembe olacaktır ki, bu da sürpriz olmayacaktır.
Bir süre daha düşünür. Aynı nedenlerle, Çarşamba’yı, Salı’yı da eler. Kalan tek gün Pazartesi de artık sürpriz unsurunu taşıyamayacağı için farkeder ki aslında idam edilmesi pratikte mümkün değildir.
Sevinçle ve huzurla Pazartesi’yi ve Salı’yı geçirir. Çarşamba sabahı cellat kapıya dayanınca büyük bir şaşkınlık duyar.
“Nasıl olur” diye kekeler. “Büyük bir sürpriz oldu bu.”
“Evet” der hakim. “Demedim mi sürpriz olacak diye.”
Durumum biraz bunu andırıyor.
“A AA. Ben koşmayacaktım ki aslında…”
Kalabalığın sonlarında bir yerde, biraz da aptallaşmış bir durumda, ünlü jenerik müziğini dinlerken, “Tam bir sürpriz oldu bu” diye geçiyor aklımdan benim de… Oysa bir yolunu bulup atlatacağımdan emindim önceleri.
Müzik sona ermeden yağmur çiselemeye başlıyor. Dünden beri kısa aralıklarla, serpinti tarzı yağmur yağıyordu zaten. Nadiren çok şiddetli yağsa da, pek uzun sürmüyorlardı. Yağmurluk giymeden önce yağış şiddetini görmek istiyorum, biraz bekliyorum.
Yolda soğuk olacağını öngörmüştüm ve uzun kollu iki kat üst ile uzun tayt giymiştim. Büyük kalabalığa rağmen, başlangıçtan sadece 90 saniye sonra başlangıç takının altından geçiyorum. Kalabalıktan dolayı ilk kilometrenin çoğu yavaş yürüyüşlerle, hatta duraklamalarla geçiyor. Çılgınca davranan seyircilerin arasından zorlukla ilerleyebiliyoruz.
2 km kadar sonra küçük kasabanın sokaklarından çıkıyor ve parkura girebiliyoruz. 15 dakika sonra yağmur aniden göz gözü görmez çok şiddetli bir sağanak haline geliyor.
3 hafta önce yaşanan heyelan sonrası değiştirilen parkur eskisinden oldukça dar. Yağmur da bu arada iyice şiddetleniyor. Aslında burada durup yağmurluk giymem daha uygun olacak ama şiddetinin azalacağını, yağmurluğun terleteceğini düşünerek devam ediyorum.
Bu yeni parkur eskisinden 2 km kadar uzun, yükselmesi de 200 metre kadar fazla. Karşılığında 15 dakika ek süre vermişler. Biraz kazık yemişiz gibi geliyor bana.
En büyük kazığı, 4 km sonra, nehri binlerce kişi daracık bir köprüden geçmek için sıra beklerken yediğimizi anlıyorum.
“Sabır. 46 saatlik bir yarışta 5-10 dakika beklemenin ne önemi var…”
Sonrası biraz cadde, çoğu dik bir tepe çıkışı. Her yer vıcık vıcık çamur. Yağmurluk giymekte çok geç kaldım. Artık giymesem daha iyi. Olan oldu, bari terlemeyim yokuşlarda.
2 km dik iniş. Neyse ki çok kaymıyor. Sonunda yeniden asıl parkura bağlanıyoruz. Geniş bir caddedeyiz. Yol boyunca insanlar hala çılgınlar gibi bağırıyor.
İlk istasyon Les Houches. 9 km kadar oldu ama, tabelada hala 7 yazıyor. Yeni parkura uyum sağlanmamış.
Burası otelimizin de olduğu yer aynı zamanda. Otel tam parkura bakıyor. Aysun dış kapıya çıkmış, saçak altında bekleyerek beni gözlüyor.
Uzaktan görünce batonlarımı sallayarak dikkatini çekmeye çalışıyorum. O arada yaklaşık 25 kişi daha bana alkışlarla selam duruyor. Sonunda Aysun da görüyor beni. Otel görevlileri ile birlikte tezahürata başlıyorlar.
Galiba işte ancak o sırada biraz yarışın havasına girebiliyorum.
Çok aralıklı koşulara ve yavaşlığa rağmen nabzım 150’lerde seyrediyor. Yorgun hissetmiyorum hiç. Nefesim düzgün. Neden bu kadar yüksek olduğuna bir anlam veremiyorum.
Les Houches, ilk yokuşun başında. Yaklaşık 6 km içinde 750 metre yükseleceğiz. Yağmur çok şiddetli. Ancak parkur düzgün bir patika olduğundan herhangi bir sıkıntı olmuyor.
Col de Voza tepesine çıkıyoruz sonunda. 14,6 km. Şimdiden 1000 metre yükselme yaptık. Saat 20:12. Aslında hava hala aydınlık olmalıydı ama, 2000 metre rakımdayız ve kapkara yağmur bulutları her yeri kaplamış. Kafa lambaları erken takılıyor.
Çıkış beni fazla yormuyor pek. Düşündüğümden daha iyiyim.
Asıl sorun inişte başlıyor. Yağmur artık kudurmuş gibi yağıyor. Ayaklarımızın altından küçük dereler akmaya başlıyor. Arazi bilek boyu balçık olmuş. İnişler de çok ama çok dik.
Öndekilerin kaydığı kaymadığı yerlere dikkat ederek, elden geldiğince kaymayan bir yoldan gitmeye çalışarak Saint-Gervais kasabasına doğru iniyorum. 2 kere düşme tehlikesini batonlara dayanarak ve biraz da kayak tecrübesiyle atlatıyorum.
Yolun aşırı kaygan olduğu bazı noktalarda, çoğu orta yaşlı kadınlardan oluşan çevre sakinleri, şiddetli yağmur altında şemsiye ve fenerlerle yollara dökülmüşler, İngilizce ve Fransızca “YOL KAYGAN” diye bağırıyor, el kol hareketleri ile çırpınıyorlar.
Kasabaya yaklaşırken ortalık yine aşırı şenleniyor. Yağmur altında düzlüklerde davullar vuruluyor, trompetler çalınıyor. İneklerin boynuna asılan dev zillerden yüzlercesi aynı anda çalınıyor. Üstte yok, başta yok gençler, sırılsıklam yağmur altında dans ediyorlar.
Saint-Gervais’e vardığımızda tam bir karnavalla karşılaşıyorum. Anlaşılıyor ki, bu yarış sadece basit bir spor etkinliği değil buranın insanları için. Dağın tüm çevresini etkisi altına alan, bütün vadiyi birleştiren büyük bir festival gibi.
Mesafe 23 km’yi, yükselme toplamı 1100 metreyi buldu. Tamamen iniş gibi görünse de, 8 km içinde, 150 metre çıkış da unutulmamış.
Bir dahaki iniş için biraz beklemem gerekiyor. Bundan sonrası uzun bir çıkış olacak.
Suluklarımı dolduruyorum, dağıtılan kurabiyelerden ve koladan alıyorum, elime de biraz tuzlu bisküvi alıp devam ediyorum.
Simsiyah dev gibi yağmurluklar giymiş, kafa fenerli ve reflektör yelekli gönüllüler 30-40 metrede bir yerleşmiş, kolları ile yol gösteriyorlar. Bakıyorum benim kafa lambam sönük mü diye. Yanıyor ama asfaltta hiç anlaşılmıyor.
İlk hedef La Contamines. 10 km’de 500 metrelik basit bir çıkış. Biraz hızlanma ve dinlenme bölümü.
Hızlanacağım da, yağmur göz açtırmıyor. Göz gözü görmüyor. Yağmurluğu giymenin hala bir anlamı yok. Öyle ıslandım ki, artık farketmez.
La Contamines’e saat 23:20’de varıyorum. 33 km olmuş, 1650 metre tırmanmıştım. Buradaki istasyonda yardımcı almak serbest. Servislerle taşınmışlar. Yoğun yardımcı akını ile tam bir curcuna hakim.
Yağmur hala çılgın gibi yağıyor. Yardımcısı olanlar, üstlerini getirilen kuru giysilerle değiştirip yağmurluklarını üstlerine geçirdiler. Benim maalesef yardımcım yok.
Ancak rüzgar çok şiddetleniyor, iliklerime kadar ıslağım ve hava beklenmeyecek kadar soğuk. Tiril tiril titriyorum. Çantamda fazladan bir uzun kollu daha var. Kilitli poşette kuru olarak duruyor.
Üstümdekileri çıkarıp onu giyiyorum. Üstüme de yağmurluğu geçiriyorum. Şimdi daha iyiyim.
Islak olanlar artık kullanılamaz. Çok da ağırlar. Çöpe atsam mı şunları.
İyi de yollarda kontrol yapacaklar. Eksik diye diskalifiye ederler mi şimdi. Bırak kalsınlar, taşıyacağız artık ne yapalım.
Sonra da pili azalan kafa lambamı değiştiriyorum. Pil değiştirmek zoruma gidiyor. Parmaklarım soğuktan uyuşmuş. İyi ki ikinci bir fener var.
Önümdeki 4 km’lik düzlük alanda biraz koşmaya çalışıyorum. Aslında zaman kazanmaktan çok, ısınma amaçlı. Az sonra titremem geçiyor. Isınmanın imkanı yok, rüzgar çok şiddetli ama, çenem takırdamasın yeter.
Sonunda Notre Dame de la Gorge’a varıyorum. Burada bir istasyon yok ama, Hoka firmasının yaptığı ışık tüneli çok güzel görünüyor. Abartmayım ama belki 1000 kişi tünelin içine dışına dolmuş, aralarından geçmek bile zor. Gök delinmiş gibi yağmur yağarken, bağırışlar, çağırışlar, sırta vurmalar, “Allez Allez Fatih” (Haydi haydi) şeklinde adıma özel tezahürat falan, sonunda tünel bitiyor. Sonuna doğru yokuş başlıyor.
37 km oldu. Şimdiye kadar nispeten zorlu, ama her zaman görülebilecek bir yarış ortamıydı. Yağmur nedeniyle yollar kaymasa, pek anlatılacak zorluğu yoktu.
Ancak artık gerçek yarış başlıyor. Fragman bitti, gerçeklerle yüz yüze geldik. Yaklaşık 10 km sürecek ve 1350 metre tırmanarak 2500 metre rakıma ulaşıp zirveye çıkacağımız yokuşun, bir anlamda yarışın başlangıcı burası.
Aradaki ilk hedef La Balme. Burada da sadece kontrol var, destek yok. Susama hissi gelmese de su içmeye zorluyorum kendimi.
Arazi gittikçe sertleşiyor. Bilek boyu çamur olmuş patikalar yerine parkur kenarındaki kayalıklar daha gözde tırmanış hattı hale geliyor. Baton zoruyla yükselmeye çabalıyoruz.
Yükseldikçe hava daha da soğuyor, yağmur şiddetleniyor. Bir süre sonra karla karışık hale geliyor. Bastıkça topraktan gelen çıtırtılar, ısısının eksi derecelere düştüğünü düşündürüyor. üstümdeki tek tişört ve üzerine giydiğim ince yağmurluk kesinlikle yeterli değil. Islak giysileri giysem mi acaba.
Neyse. Elimdeki tek kuru giysiyi de ıslatmayayım şimdi. Dayanalım bakalım.
Saat 01:30 gibi La Balme ‘a varıyorum. 7,5 saattir yoldayım. Mesafe 41 km, tırmanma 2100 metreye ulaştı. En uzun maratonum bu olacak galiba.
Yokuş çıkarken yol kıvrım kıvrım. Kilometrelerce ötede kafa lambalarından oluşan uzun bir tren görünüyor. En sonlarda olmalıyım.
Merak edip arkama bakıyorum. Yine kilometrelerce süren bir kafa feneri hattı görünüyor. En sonda değilim en azından.
La Balme istasyonunda kapalı bir ortam görünmüyor, ısınma olanağı yok. Tırmanış hattı çok teknik. Kaygan yollarda, çoğu zaman bir yanınız dik bir uçurumken, yollara saçılmış kayaları bir ine bir çıka aşmaya çalışıyorsunuz. İnsanın dayanma sınırlarını zorluyor. Sabaha varılacak Cormayeur istasyonunda neden bu kadar fazla terk olduğunu şimdi anlıyorum.
Kendimi biraz motive etmeye ihtiyaç hissediyorum. Yine şu Son Samuray filmini düşünüyorum. Yüzbaşı esir düşmüş giderken karlı arazilerden geçiyorlardı. Titriyordu. “Çok soğuk” diyordu.
Katsumoto gülüyordu ona.
"Kış mevsiminin acı soğunu umursamam.
Benim içimi korkuyla dolduran,
insanların kalplerinin soğukluğudur."
İyi. Hatırladım bu sahneyi ama ne alaka. Hiç faydası olmadı. Hala soğuk, hala titriyorum.
Aklıma yağmur pantolonu geliyor. Çantamdan çıkarıp onu da giyiyorum. Bayağı faydası oluyor. Boşuna yazmamışlar bunca ekipmanı. Keşke daha fazlasını da alsaydım.
Dimdik tırmanışla, bacaklardaki son glikojeni harcayıp Col du Bonhomme ara kontrol noktasına ulaşıyorum. İstasyon görevlileri kışlık kaz tüyü montlar içinde, kafalarında bere varken başlıkları da örtmüşler, gözlerinde kayak gözlükleri ile karşılıyorlar bizi. Biraz şaşırıyor, sonra da panik oluyorum.
Çip okunurken kısa bir an durduğumda fırtınayı farkediyorum. Gecenin 2 buçuğu olmuş. 2350 metredeyiz. Daha yüzlerce metre tırmanmamız gerekiyor. Oysa şimdiden kar fırtınası başlamış. İstasyondaki derece eksi 7 gösteriyor.
Sadece 5-6 saniye duruyorum, belki biraz da psikolojik, göğsüm titremeye başlıyor. Hemen ısınmak için yola koyuluyorum.
Yokuşun yüzdesi sanki biraz azalıyor, arazi de eski sertliğinde değil. Tek sorun sık sık taşmış dere yataklarından geçmek. Ne yapıp edip ıslanmamaya çalışıyoruz. Geçerken herkes birbirine yardım ediyor. Batonlara asılıp sırıkla uzun atlama yapıyoruz. Yine de ara ara ayakkabıların içine buzlu su giriyor.
Sonunda saat 03:40’da zirveye ulaşıyorum. Croix Bonhomme istasyonu. Hiç bir destek yok. Kapalı alan yok.
47’nci kilometre. 10 saat olmuş. Rakım 2500, yükselmem 3050 metre. Yol kısa bir süre de olsa düzeliyor. Baton ihtiyacı azalıyor. Eldivenlerimi ağzıma götürüyorum. Verdiğim nefesin sıcaklığı yüzümü ısıtıyor, uykumu getiriyor. Yine de çekemiyorum elimi.
Düzlük çok kısa sürüyor. Karla karışık yağmur çok şiddetli. Her yer bembeyaz olmuş. Bir anda keskin iniş başlıyor.
İlk bir iki km çok sorun çıkarmıyor. Ancak sonrasında yollar inanılmaz bir kaygan piste dönüşüyor. Koşabilenler, düşme hızıyla koşarak kaya kaya iniyorlar. Benim ne koşacak halim kaldı, ne de bu kadar teknik bir alanda koşabilecek tecrübem var. Batonlardan destek alarak inmeye çalışıyorum. En az 3 kez düştüğümü hatırlıyorum. Eğimli ve kaygan yüzeyde, zararsız düşüşler.
Asıl zarar az sonra geliyor. Uzun bir düzlüğü ayakta zor kalarak inerken, arkamdan bir çığlık duyuyorum. Daha ne olduğunu anlayamadan genç bir yarışçı sırtıma yüklenip beni düşürüyor, sonra kendi çevresinde bir tur atarken bacağı benim sağ batonuma denk gelip batonu kırıyor.
Hayal kırıklığı içinde parça parça olmuş batona bakıyorum. “İşte şimdi bittim ben“ diye söyleniyorum.
“Sorry, sorry” diyen genç kalkıp fırlıyor, aşağı doğru uzaklaşıyor.
Kalkıp batonu inceliyorum. Ciddi bir kırık var. Parçalarını sadağa koyuyorum, tek batonla inişi kaya kaya, bir kaç kez düşerek tamamlıyorum. Bir süre sonra yağış kesiliyor. İnsanın önünü görerek gece yol alması ne büyük nimetmiş.
İnişin sonunda, 52’nci kilometrede Les Chapieux istasyonu var. Sabahın 5’i olmuş. Kar ve yağmur yok burada ama hala çok soğuk.
Burada garip, tuzlu, baharatlı, çok yağlı bir çorba var. Bardağıma doldurup içiyorum. Tadını hiç sevmiyorum ama başka sıcak bir şey yok. Biraz da kek kurabiye, kola falan. Toparlıyorum azıcık. Galiba enerji azlığı da üşütüyormuş beni. Suluklarıma 50’şer gram enerji tozu döküyorum, suyla dolduruyorum. Bir de tuz tableti alıyorum.
Şimdi sırada daha yüksek bir başka zirve var. 10 km yol alıp 1050 metre tırmanarak Col de la Seigne tepesine çıkacağız. Tek batonla çıkabilecek miyim diye düşünüyorum.
Yola çıktıktan yarım saat kadar sonra, kafa lambam çok zayıflıyor. Ancak sanki şafak aydınlığı görünmeye başladı. Pil değiştirmeye üşeniyorum. Saatin pil durumunu kontrol ediyorum. Daha hiç azalmamış. Saatin lambasını yakıp kafa fenerini destekliyorum. Yarım saate kalmadan gün ışımaya başlıyor.
Tek batonu bir sağ, bir sol elime alarak elimden geldiğince bacaklarıma destek oluyorum. Yine de yol çok sert, çok dik. Sonlara doğru yine fırtına var. Ancak yağış olmaması, aydınlık olması, ısının az da olsa artması oldukça rahatlatıyor.
Zirveye ulaşmam saat 8’i buluyor. 14 saat olmuş. 63 km, 4100 metre tırmanış. İstasyonda sadece çip okunuyor. Destek yok. Sularımdaki karblarla idare ediyorum. Bir hurma yiyorum ama yutmakta çok zorlanıyorum. Karnımda sürekli ıslak giysilerin ve rüzgarın etkisi ile gaz ve ağrı başlıyor.
Destek, 5 km sonraki istasyonda. Son derece teknik bir arazideyiz. İniyoruz ama, inişten nefret ettirir. Tırmanmak daha kolay sanki. 5 km iniş, 50 dakika sürüyor. Üstelik Combal gölüne yakın olan son 1,5 km,lik kısım, düz ve belki de gördüğüm en iyi koşulacak alan.
Göl kıyısındaki çakıl taşlarının üzerine konmuş bir çadır bu istasyon. Hava ısınmış, sularım azalmış. Takviye ediyorum. Yiyebildiğim kadar kek, içebildiğim kadar kola. Ama pek fazla değil. Yeterli hiç değil.
2,5 km kadar yokuş sonrası bir başka tepenin zirvesi var sırada. Hemen yola çıkıyorum. Ancak tek batonla çıkış çok zor. Aysun’u arıyorum. Önce anlatıyorum. Yanlışlık olmasın diye de mesajla yazıyorum. Yeni baton satın alıp Courmayeur istasyonuna getirmesini söylüyorum. Ayrıca yeni ayakkabılar da istiyorum.
Bu istasyon için kendisine haftalar önce destek bileti almıştım. Gerçi burada drop bag de vardı, yine de isabet olmuş.
Aslında bu yarışın en zayıf noktası, yeterli drop bag olmaması. İki, hatta 3 istasyonda drop bag olsa, çok şey değişir.
Les Contamines, Courmayeur, Champex Lac, Trient ve Vallorcine istasyonlarında, ekibiniz size destek verebiliyor. Malzeme taşıyıp getirip götürebiliyor. Buralara servislerle destek ekibini getirip götürüyorlar. Ancak sadece Courmayeur’da drop bag imkanı var.
Eşim Aysun, yapı olarak bu kadar uzun süre, ayrıca gece saatlerinde bu tip bir desteği verme gücüne sahip değil. Sadece Courmayeur’a gelebilecek. O da baton sorunu nedeniyle şans eseri gerçekten çok işe yarayacak.
Bir sonraki istasyon Arete du Mont Favre’da. 2,5 km yolda 500 metre tırmanarak, saat 10:20’de ulaşabiliyorum. 72 kilometre oldu. 4400 metre tırmandık. Gerçekten batonsuz gidenlere saygı duymaya başladım. Dengemi bulmakta bile zorlanıyorum. Dağcılık değilse de, çok yakın.
Bu istasyon, küçük bir şişme kutup çadırı. Destek yok. Çip okuyorlar sadece. Durmadan devam ediyorum.
İniş kısmı bir tık daha iyi. Ara ara koşulabilecek düzlükler ve düzgün araziler var. Çok yüksekteyiz ama eskisi kadar üşümüyorum. Hava ısındı. Yağmur da yok.
Kurt kışı geçirir de, yediği ayazı unutmazmış. Etkisi ve yorgunluğu üstümde kaldı benim de. Gözlerim kapanıyor bazen.
5 km sonra, inişin ortalarında Checrouit istasyonu var. Saat 11:15’de varıyorum. Sadece su, elektrolit içeceği ve kola var.
Elektrolit içeceğini denemek istiyorum, tadı çok kötü geliyor. Belki önceden alışmak gerekliydi. Sularımı yedekliyor, kola içiyorum. Yanımdaki enerji barlarından yiyorum bir tane.
Bu arada, Aysun’u arıyorum. Merak içindeyim.
Sağolsun hemen fırlayıp spor mağazalarını dolaşmaya çıkmış. Önce yerini bildiği Decathlon mağazasına gitmiş. Aradığını bulur bulmaz Courmayeur servisine koşmuş. Ancak binmeyi planladığı servisi kaçırmış. Saat 11:00 gibi destek istasyonuna varma planı bozulmuş. Yarım saat sonraki servise binmek için beklemiş.
“Sorun değil” dedim. Benim planladığım istasyona varma saati 12 zaten”
“Servisteyim şimdi, ama uzun zamandır tünelin başında bekliyoruz. Hep küçük araç ve kamyonlara yol veriyorlar. Tünele giremiyoruz.”
O zaman biraz moralim bozuluyor. Tünele girdikten sonra varması 45 dakika sürecek.
O zaman biraz gecikeceğimiz için, quadları zorlamadan yavaş ineyim diye karar veriyorum.
Yavaş inerken yolda bir kayak merkezinin yakınından geçiyorum. İtalyanlar da davullu gösteriler hazırlamışlar. Bolca su, içecek, makarna var. Yemek işini burada aradan çıkarayım diyorum. Bol peynirli makarna. Derken tuvalet falan. Baktım zaman ilerlemiş. Hemen tekrar yola çıkıyorum.
Courmayeur’deki istasyona 12 yerine 12:40’da giriyorum. Aysun da az önce gelmiş. Batonları gösteriyor. Çok iyi. Sadece kayış ayarı vidayla yapılmış, ince ayar yapamıyorum. Değiştireceğim ayakkabıları da getirmiş.
Lambaların pillerini değiştiriyorum. Telefon ve saatin şarja ihtiyacı yok. Üstüm kurumuş, değiştirmiyorum. Sadece çantamdaki ıslak olanları çıkarıp yeni ve kuru iç ve orta katman üstleri yerleştiriyorum. Yağmur pantolununu, zorunlu malzeme olduğu için, çamurlu haliyle katlayıp çantaya koyuyorum.
Bel kemerini ve içindeki yiyecekleri çıkarıp bırakıyorum. Gereksiz ağırlık yapıyorlar. Yeni çorap ve ayakkabıları giydiğimde sürenin sonuna geliyoruz. Kalkıyorum.
Çantamı bir türlü sırtıma takamıyorum. Kollarım kasılmış. Sonunda Aysun yardım ediyor, giyebiliyorum ama, saati gözden kaçırıyorum.
Ben kapıya vardığımda iki genç kız kapıyı kapatmaktalar. Çıkmama izin vermiyorlar.
Arkama doğru bakıyorum. Birilerine dert anlatmam gerek. Burada bitmemeli boşu boşuna.
Bizim yerleştiğimiz masaya bakan ve çat pat İtalyancamla biraz sohbet ettiğimiz orta yaşlı görevli ile göz göze geliyoruz. Kapıyı kapalı tutan iki genç kıza kafasıyla bir işaret gösteriyor. Kapının bir kanadı hafifçe açılıyor.
Adama elimle bir selam verip aradan sıyrılıp geçiyorum. Hatta 13:15 sınırı olan istasyondan çıkış zamanım 13:17 olarak yazılıyor.
Yüzlerce farklı koşucu gibi “Courmayeuer’de terk” yazısı ile aramda, yaşlı adamla yaptığım iki kısa güleryüzlü sohbet vardı öyle mi?..
Kader mi şimdi bu tesadüf mü.
Kadere inananlar tesadüfe inanmaz. Tanrı zar atmaz.
Peki bu fark, artık hiç tampon zamanı kalmamış 66 yaşında, yeteneksiz ve güçsüz birini yarış sonuna ulaştırabilecek mi? Kaderimde bu da var mı?
Ya da büyütülecek kadar önemli bir olay değil mi bu.
Çavuş Gant: “Sizi küçük piç kuruları. Ya dimdik duracaksınız, ya da gördüğüm her uzak doğulu popoya tekmeyi basacağım.”
Algren: “Çok iyi çavuş.”
Çavuş Gant: “Doğru dilden konuşursanız her şey yerine oturur.”
İlk yarı onca aksiliğe rağmen, rahat sayılabilecek bir şekilde bitiyor sonuçta. Gücümü çok idareli kullandım. Henüz hiç bir yorgunluk yok. Ancak şiddetli yağmur yüzünden hem koşulabilecek yerlerde koşamayıp zaman kaybettim, hem de soğuktan dolayı çok enerji harcadım.
En kötüsü ise, yedek ayırdığım 1 saatlik tampon süreyi, baton belasına boşa yok ettim. Artık beni Cut-off sürelerini kovalayacağım çok daha zor bir ikinci yarı bekliyor.
Azalan gücüm, bir daha tamamlayamayacağım kayıp enerjim, çıkılacak binlerce metre yükseklik, inilecek binlerce metre uçurum, gidilecek 100 kilometre yol, dayanılacak ek bir gece, katlanılacak gece yarısı soğukları, öğlen sıcakları.
Aklımda düşünceler, kalbimde umutlar, terazide çaresizlik.
Nobudata: “Çok fazla düşünce var.”
Algren: “Çok fazla düşünce mi?”
Nobudata: “Kılıcı düşünüyorsun, insanları düşünüyorsun, düşmanı düşünüyorsun. Çok düşünce var. Hiç düşünce…”
Algren: “Hiç düşünce!”
Sen de düşünme artık. Her şey olacağına varır. Beyin en çok enerji tüketen organ. Düşünme. Bırak enerjin kaslara kalsın.
“No mind”
“NO MIND”
Önümdeki yokuşa konsantre oldum. 5,5 km yol gidilecek, 800 metre tırmanılacak.
İstasyondan çıktıktan hemen sonra susamaya başlıyorum. Yeni doldurduğum enerji tozlu sularımdan içmeye başlıyorum. Çok sıcak.
Az sonra soğuk su akan bir çeşme görüyorum. Flaskımı yeniden dolduruyor, bolca su içip bir tuz tableti daha alıyorum. Yine de kısa sürede yeniden susuyorum.
Dik çıkış yaptığımız asfalt yol, 1 km sonra bir parka bağlanıyor. Düzgünce bir patika var ama, çok daha dik. Ağaç gölgelerinin korumasıyla tırmanmaya devam ediyorum.
2 kilometre daha gittiğimizde park arazisi bitiyor, daha da dik, sarp bir araziye varıyoruz. Çift baton ve yeni ayakkabılarla rahatlamış durumdayım. Saat 15:00’de Refuge Bertone’ye varıyorum. Burada sıvı desteği var. Gerçekten çok ama çok gerekli. Damla suyum kalmamış, yarışın başından beri ilk kez susuzluk çekmekteyim.
Önümde, yarışın nadir düzlüklerinden biri var. Bir sonraki istasyon olan Refuge Bonatti 7,5 km mesafede ve iki refuge (sığınak) arasında sadece 50 metre (2025 rakım) yükseklik farkı var. Ancak inişli çıkışlı parkur nedeniyle 300 metre irtifa ekleniyor. Balkon adı verilen bu bölüm, nispeten düzgün bir patikaya sahip.
Kıymetini anlıyorum ama hakkını vererek koşmaya gücüm yetmiyor. Elimden geldiğince yürü koşlar yapmaya başladıysam da, gücümü korumam gerektiğini farkediyorum. Yaklaşık 8 km yolu aşmam 2 saate yakın sürüyor. Burada da bir destek yok. Çip kontrolü ile devam ediyorum.
Destek 5 km sonraki Arnouvaz istasyonunda Saat tam 18:00’de bu istasyona ulaşıyorum. Cut off ile aramda sadece 15 dakika kalmış. 24 saatte 100 km yol almış, 5650 metre tırmanmışım.
Su yedeklemesi, iki parça kek ve kola ile bir kaç parça enerji bisküvisini yedeğime alıp hemen çıkıyorum. Sırada yarışın düğümü var.
Sadece 4,7 km ilerideki Grand Col Ferret tepesi, hem parkurun en yüksek noktası, hem de en dik çıkışı. 764 metre yükselerek 2550 metreye tırmanacağız.
Teknik parkurluğun dibine vuran bir bozuk arazide yükselmeye başlıyorum. Kısa süre içinde yol bazen tek, bazen iki taraftan birden uçurum haline geliyor. Bacaklarda kasılmalar, titremeler, zaman zaman kontrol sorunu yaratıyor.
Yavaş ama düzenli bir tırmanışla, 2 saat sonra, hava kararmadan, saat 20:00’de tepeye varıyorum. 105 km. 6720 metre tırmanış. Sadece kontrol noktası. Ara vermeden devam ediyorum.
Bundan sonrası, yarışın en uzun iniş bölümü. 20 km’den fazla. Toplam 1400 metreden fazla alçalma var.
İlk bakışta insanın hoşuna gidiyor ama, iniş alanları kabus gibi. Hava kararıyor. Şükür rüzgar sert değil. Yine de yağmurluğumu giyiyorum tekrar. Yağmur eldiveni yerine daha yumuşak eldivenler takıyorum. Nispeten daha rahatım.
3,5 km sonraki LaPeule istasyonu, sadece kestirmeye karşı çip kontrolü için. Hiç duraklamıyoruz. 6,5 km daha gidiyoruz. Asıl istasyon La Fouly. 114 km. Saat 22:20. Cut off’tan 8 dakika önce. Bıçak sırtındayım. Su içmek bile problem oluyor artık. Üç tane tuzlu bisküviyi yemek için aldım, ikisini çöpe attım. Olmuyor. Olmuyor.
Yorgunluktan ölmek üzereyim. İniş bacaklarımı mahvetti. Adımlarım çok kısaldı. Gerçekten devam etmeli miyim. Ne tür bir işkence bu?..
Algreen: “ Bir zamanlar Thermopylae diye bir yerde bir savaş oldu. 300 kişi, bir milyon kişilik bir orduya karşı savaştı. Bir milyon… Bu sayıyı anlayabiliyor musun?”
Katsumoto:”Evet. Bu sayıyı anlayabiliyorum.”
Algreen: “İki gün sonra 1 milyon kişilik ordu, savaşma azmini yitirdi ve yenildi.”
Yola çıkıyorum. İniş devam ediyor. Yine bir kontrol noktası var 8 km ileride. Praz de Fort. Son 1 kilometredir bir kasabanın içindeyiz. Yol düzeldi. Hiç bir destek yok yine. Sadece yakınlarda çeşmeler var. Hala çok kalabalığız. Bazıları durup sularını dolduruyorlar. Ben ara vermiyorum.
İniş 1 km daha devam ediyor. Yol köy patikası gibi, teknik değil. Sonra yeniden çıkış başlıyor. 4 kmde 450 metre tırmanıp Champex Lac istasyonuna giriyoruz. İsviçre’deyiz artık, İtalya’dan ne zaman çıktık anlamadım. Büyücek bir gölün kenarında, modern bir kasaba.
Saat gece 02:00 olmuş. Pazar gününe de ulaşmışım arada. 128 km, 7350 metre tırmanış. 32 saat 20 dakika. Cut off’a 20 dakika var. Bıçak sırtı devam ediyor. Biraz dinlenmeye, yemeye, içmeye ihtiyacım var. Uyku konusunu ise hiç düşünmek istemiyorum.
Dayanamayıp oturuyorum. Genç bir kadın geliyor, “Destekçiniz var mı?” diye soruyor.
“Yok” deyince hemen koşturuyor, makarna, çorba, kek dolu tabaklar taşıyor önüme.
Kırmak istemiyorum. Yemeye çalışıyorum. Biraz sonra gelip, “Az zaman kaldı, çıksanız iyi olacak” diyor.
“Tamam” deyip tabakları bırakıp fırlıyorum.
Gölün kenarındaki düz yolda koşmaya başlıyorum. Daha 1 km olmadan şiddetli bir bulantı yapışıyor yakama. Karanlıkta bir çalı demeti görüyorum, yanaşıyorum ama çıkaracak bir şey yok. Az sonra düzeliyor.
Hafif iniş cadde, kısa süre sonra bir köy yoluna bir kaç yüz metre sonra da bir derenin kenarındaki bozuk araziye bağlanıyor. Fazla yorucu olmayan bu yol biraz toparlanmamı sağlıyor. 5 km sonra Plan de L’Au’dayız. Sadece çip kontrolü.
Minik ama modern bir köyden geçiyoruz. 200-300 metre bir asfalt, bizi dik bir dağ çıkışına yönlendiriyor.
Nedense onca dağ tepede değil de, dümdüz asfalttan giderken yolda uyku bastırıyor. Bir süre bilincim gidiyor. Kısa sürüyor ama, kendime geldiğimde, soldaki tepenin üstünde kafa lambaları görüyorum. 100 metre kadar arkamda, yolun kenarında yanıp sönen bir işaret lambası var.
Kısa sürmüş. Sorun değil. Hemen dönüp tırmanışa geçiyorum. Okkalı bir tırmanış yine. Kaç dakika uyudum bilemiyorum ama, sanki sabah dinlenmiş, uykudan uyanmış gibi dinçleştim. Hızla tırmanıyorum. 5 kilometrede 750 metre tırmandıktan sonra 1,5 km kadar da iniş var.
Yine kafa lambasının pili bitiyor, yine saat lambasının desteğini alıyorum. La Giete istasyonuna varıyorum. 140 km. Sabah 06:30. 36,5 saattir yoldayım. Toplam tırmanma 8150 metre. Burada destek yok. Su bile yok. İstasyon bile çadırdan bozma, sadece çip okuyor.
Destek yok ama çeşmeler var yolda. İsviçrede yaygın çeşme var, hepsinden de inanılmaz güzellikte su akıyor. Yarışlarda su içmek hep dert olmuştur bana, burada çok rahat içebiliyorum.
Ancak yol konusu sorunlu. Sanki yol yapımını işletmelere ihale etmişler, biri yaptıysa beşi kaçmış. 1 km mükemmel yolu, 5-6 km, keçilerin bile girmeyeceği arazi izliyor.
Çok dik olmayan, ancak çamurlu, bozuk kaygan bir yoldayız. Allahtan gün tekrar aydınlanıyor. Karanlıkta daha büyük dert. Ayakta durmak bile yine mesele oldu. Ara ara düşenler oluyor. Ben bu sefer düşmedim. Düşenlerden de kolladım kendimi.
Bu şekilde 5 km’de 650 metre inişle Trient istasyonuna vardım. 145 km. 8150 metre tırmanış. Saat 07:45. Cut off sadece 15 dakika. Yine bıçak sırtı.
Bıktım yeminle. Durup dinlenmek istiyorum artık. Bacaklarımı hissetmiyorum. Hissedebildiğim yerler yanıyor. Kollarım çelik ipe döndü. Ayaklarımda vıcık vıcık bir şeyler var, bakmak istemiyorum. Sırtımda çantanın değdiği yerlerde ateş yanıyor. Gözlerim sulanıp duruyor. Bu şekilde devam edemem.
Su doldurmaya gidiyorum. Batonlarım dayadığım yerden kayıyor, birisi ayaklarıyla ittiriyor. Birden sinirleniyorum. Nasıl ters baktıysam adam yerden alıp yerine koyuyor.
Uyanıyorum o anda. Saate bakıyorum, sorun var. Flaskları yerleştirip elime naak kurabiyelerden bolca alıp masaya gidiyorum. Adama teşekkür edip batonları alıp çıkıyorum.
1 km hafif bir yokuşu çıkarken biraz yiyebiliyorum. Sonra birden duvar gibi tırmanış başlıyor. 3 km’de 650 metre tırmanıyoruz. Her yerimden ter boşanıyor. 149 km’de Tseppes’e ulaştığımda terlemekten dilim damağım yapışmış. Saat 09:30. Tırmanış 8800 metre. Telefon bataryası %30. Saatin bataryası %32. Benim kalan enerjim %2.
Artık sağlıklı düşünme yeteneğimi kaybediyorum. İniş olmasına güvenip biraz duraklıyorum. Ya da artık gücüm tükendi. Kimbilir.
Galiba buraya kadar. Zaten neyin peşindesin anlamadım ki. Bitirince ne olacak. 10 yıllık ömrün kalmamış, zamanını harcadığın şeye bak.
Biraz mantıklı ol. Otur şuraya. Kaldır iki elini havaya. Gülsünler, gülümsesinler, anlayış göstersinler. Kıvrılıp uyursun şurada da. Yolda gördüğün, “Uyuyorum dokunmayın” yazısı asmış gençler gibi. Hadi. Bırakmak da bir cesaret işi.
Simon Graham: “Savaş meydanında ölmekten hep korkmuşumdur.”
Nathan Algren: ”Ben de”
Simon Graham: “Nasıl yani?.. Siz defalarca savaştınız ve hep üstün cesaret gösterdiniz.”
Nathan Algren: “Evet, doğru. Ama her seferinde çok korktum.”
İstasyon kapısında “No Service” (Destek yok) yazıyor, ancak içeride su ve elektrolit var.
Hemen suya saldırıyorum. İki tuz tableti birden yutuyorum. Yanımdaki bir enerji barını kemirerek hafiflemiş yokuşa devam edip 100 metre daha tırmanıyorum. Sonra uzun bir iniş yine.
Vallorcine istasyonu 8 km ileride. 1 saat 45 dakikam var. Çoğu iniş olduğundan normalde yapabilmem gerekir.
Normalde?..
Normal nedir. Normal nerede biter. 66 yaşında normal bir spor etkinliği ne kadar sürer. Kaç kilometre gidilir.
Okyanustan bir kova su alsan, yine okyanustur. Bin kova alsan da değişmez. Bir milyon kova alsan ne olur? Ya da bir milyar kova alsan okyanusluğu biter mi.
Yine de bir an gelir ki, suyu iyice çekilmiş, çöle dönmüş kum yığınına okyanus demeyiz. Bu sınır tam olarak nerededir.
5 kilometre yürümem normal. Sorsam 10 kilometreyi de gidebilirsin derler. Peki 160 km normal mi. Sınır kaçtı. Sınırı ne zaman geçtim.
Bilmiyorum ama bir sınır olduğu belli. Geçmişim işte. Bacaklarım kasıldı kaldı. Gözlerim görmüyor. Batonlara asılamıyorum. Su içemiyorum. Elimi akan burnuma götürmek bile canımı yakıyor. Belli ki aşmışım bir seviyeyi.
Niye. Derdin ne. Hani şu iniş, bir patikadan olsa, hızlı hızlı yürüsem, 1,5 saatte bitirsem, dinlensem, sorun yok.
Nerden buldunuz bu Allah’ın bile unuttuğu yerleri. İnmeye çalıştığım yerde yol falan yok. Sanki kamyonlarla bütün dünyanın hafriyat artığını buraya dökmüşler. Düz yolda gidecek halim yok, kayadan kayaya sıçramakla uğraşıyorum. Delilik sınırını da aşmışım belli ki.
Ama yeter artık. İn şurdan yavaş yavaş, cut off’u boş ver. İndiğinde seni öyle bir uyku bekliyor ki… Boşu boşuna inatlaşıp kendini ezme. Belli ki sonunda hepsi boşa gidecek.
Katsumoto: “Mükemmel, çok nadir görülen bir şeydir. İnsan buna ulaşmak için bir ömür harcasa, boşa harcamış sayılmaz. “
Nerden geliyor aklıma. Başım dönmeye başladı. Kararsızlık içindeyim. Yetişebilir miyim acaba. Bir kez daha sıçrayabilecek mi bu çekirge. 4 km kaldı istasyona. Saat 10:30. 45 dakikam var.
Riske girip hızlanıyorum. Az sonra farkediyorum ki, riske girdikçe uyanıyor, dikkatimi yoğunlaştırabiliyorum. Yol da bir süre sonra kısmen düzelmeye başlıyor.
1 km kaldı, 20 dakikam var hala. Anlaşılan buraya yetiştim. Biraz zaman da artırabilir miyim.
Biraz daha hızlanıyorum. Yokuşun sonuna doğru da beklenen hatayı yapıyorum. Yanlış bir adımla yuvarlanıyorum. Sol dizim hafifçe yaralanıyor ve ağrımaya başlıyor.
Aldırmadan devam ediyorum. Hız kesmiyorum. Düşme hakkımı kullandım, tekrar düşmem herhalde.
Tam teknik inişin son 100 metresine geldiğimde basacağım taşı ıskalıyorum. Tam tur dönerek kayalarda yuvarlanıyorum. İlginç bir şekilde sadece sol serçe parmağım yaralanıyor, ancak kan fışkırmaya başlıyor.
Son 300 metre düz yol, istasyonun bahçesi gibi, bir parkın kenarı. Elimden geldiğince koşarak giriyorum. Saat 11:07. Cut off’a 8 dakika. Başlayalı 41 saati geçmiş. Mesafe 160 km olmuş. 9100 metre tırmanış yapmışım.
Yine bıçak sırtındayım. Biraz dinlenmem gerek ama zaman yok.
Koşturarak elimi akan soğuk suya tutuyorum. Az sonra kanaması azalıyor. Acele bolca su içiyorum. Flasklarımı dolduruyorum. Bulabildiğim kek ve bisküvilerden ağzıma atıp dışarı çıkıyorum.
Çıktıktan sonra sırt çantamı indirip yağmurluğumu çıkarıyorum, tekrar çantamı sırtıma geçiriyorum. Hafif yokuşlu yolda elimden geldiğince hızla yürüyorum.
12 km ileride son yardım istasyonu La Flegere var. 950 metre daha tırmanış gerekiyor. Yaklaşık 3,5 saatim var.
Sağlıklı düşünemiyorum artık. Sanki zaman çokmuş gibi rahatım. Bu yorgunlukla 1000 metre daha tırmanmak nasıl yapılabilir, değerlendiremiyorum.
Nehir kenarındaki düzgün sayılacak bir arazide, orta bir hızla yürümeye başlıyorum. Aslında koşulabilecek nadir yerlerden biri. Ancak nefes alırken bile acı çekmeye başladım artık.
4,5 km gidip 200 metre yükseldiğimizde bir ana yola çıkıyoruz. Col de Montets kontrol noktasında çip okunuyor.
Sonra oldukça bozuk bir yoldan tırmanışa geçiyorum. Artık çıkışları tercih etmeye başladım zaten. Şu an beni yavaşlatan, sol dizimdeki şişme nedeniyle sol ayağımı yeterince kaldıramamam, etkili kullanamamam. Sürekli iri taşları aşmamız gerekiyor, sürekli sağ ayağımı ayarlamak zorunda kalıyorum.
Bir diğer sorun da sol serçe parmağımın kanayıp yanması. Baton kayışı tam yaraya denk geliyor, rahat vermiyor.
2 km daha gidip 300 metre daha yükseliyorum. Tepeye varıyorum. Tete de Bechar kontrol noktasında çip okunuyor.
Fleger istasyonu 4,5 km ileride. Önce bir süre inmemiz gerekiyor. İşte bu kısım belimi büküyor. Engelleri dağcı gibi aşarken, zamanım azalmaya başlıyor. Her bulduğum düzlükte koşmaya başlıyorum.
Kızgın güneş altında tepeye tırmanmak, koşmak derken ter içinde kalıyorum, suyum bitiyor. Dilim damağım kuruyor.
250 metre iniş sadece 1 km sürüyor. Kalan 3,5 km yol için 45 dakikam var. Gerçi 450 metre tırmanış var ama, yine de yapabilirim.
İlk kısımda yokuş fazla dik değil. Koşarak çıkmaya çalışıyorum, iki de bir önümde zor aşılacak bitki örtüsü veya kayalardan engeller çıkıyor. Yine de yetişecek gibiyim.
Bir süre sonra işaret görmeden gittiğimi fark ediyorum. 40-50 metre geri gidince bir işaret görüyorum. Sonraki işaret aslında belirgin. Nedense yol varken taştan bir seddin üzerinden geçirmişler. Tırmanıp arkasına geçiyorum, bombalanmış gibi görünen bir arazide ilerlemeye başlıyorum. Sonunda büyük bir düzlüğe varıyorum.
Uzakta kayak pistinin teleferik direkleri görünüyor. İstasyon nerede diye bakınıyorum. Az ileride yürüyenler var, ama bir tesis görünmüyor.
Sonra aklım başıma geliyor. İstasyon teleferiğin son durağında. Neredeyse 200 metre yukarıda, yaklaşık 1 km mesafede. Bakıyorum, 10 dakikam kalmış.
Nefes nefese, ter içindeyim. Mümkün değil. 10 dakikadan vazgeçtim, buraya bugün çıkmam bile mümkün değil.
İçimden yere yatıp uyumak geçiyor.
Bu mu yani son yapacağın iş. Rezil herif. Başarı yoksa hiç zorlamaya da gerek yok öyle mi. Nerede kaldı sonuna kadar savaşmak. Hani sen ninja değil samuraydın.
Ne oldu. İş gerçeklere gelince bir keskin fren, bir U dönüşü. Bu mu 66 yılda öğrendiğin. Kendini kandırmak mıydı onca özveri.
Katsumoto: “Bir insanın kaderini değiştirebileceğine inanıyor musun”
Algren: “Bir insanın kaderi açığa çıkana kadar elinden geleni yapması gerektiğine inanıyorum.”
Birden zihnim açılıyor. Uykusuzluğun yoğun baskısı azalıyor. Dalmış olduğum hayal dünyasından ve yarı uykudan uyanıyorum.
Düşünüyorum. Hayır. Bu kendini kandırmak değil. İnandığın gibi yaşamak.
Elimden geldiğince hızla dimdik yokuşu tırmanmaya başlıyorum. Süre dolduğunda bayağı yaklaşmış durumdayım. Yollara, çevreye doluşmuş olan 1 ile 70 yaş arasında yüzlerce kişilik kalabalık, her tarafımı sarıyor. Hemen hepsi ayakta alkışlıyor.
İstasyondan girdiğimde 6 dakika gecikmiş durumdayım. Karşılayan görevliye hemen eğilip fısıldıyorum.
“Buradan geçmemi sağlarsan çekin üstünü sen doldurursun”
Türk kafası işte. Gerçi her yerde işe yaramışlığı var.
Gülerek “Mümkün değil” diyor. “Kameralar her şeyi saatiyle kaydediyor.”
“Ayarlamanın bir yolunu bulabilirsin” diye ısrar ediyorum. Çok diretiyorum. Bir türlü kabul ettiremiyorum.
Sonunda saatine bakıyor. “11 dakika oldu artık. Ben kayıdı kapatıyorum” diyor. Numaramdaki köşeyi keserek çıkarıyor.
Her şey bitti işte.
Ben bırakmadım ama. Gücüm nereye kadar yettiyse oraya kadar dayandım. 171 km yol geldim. 45 saat 31 dakika gücümün yettiğince, ara vermeden uğraştım. İki geceyi ayakta geçirdim. İlk gece üstümde giysi yokken kar fırtınası ile savaştım. 10.153 metre yokuş tırmandım. Everestin zirvesine 1,5 km tepeden baktım.
Bazen ne yapsan olmaz. Gücün yetmez.
Her kavganın bir yenileni olur. Bu sefer dağ beni yendi ama, ben pes etmedim, hakem kararıyla kaybettim. Kimbilir belki bir rövanşı olabilir.
İstasyon çadırına girip, belki yarım damacana su içiyorum. İki tuz tableti alıyorum.
Çadırdan çıktığımda büyük bir kalabalık çeviriyor etrafımı. Kimi omuzuma vuruyor, kimi sarılıyor, olacak şey değil, küçük bir kız çocuğu ağlıyor.
“Ben yine de inmek istiyorum aşağı” diyorum.
“Buranın güvenlik süresi bitti. Artık ne sigortanız geçerli, ne imzanız. Sizi bu gondol teleferikle yarış son noktasına indirmek zorundayız” diye tutturuyorlar.
Israr edemiyorum daha fazla. Çok sorun çıkardım zaten.
Teleferikte inerken Son Samuray’ın son sahnesi geliyor aklıma.
Katsumoto: “Şu Thermopylae’deki 300 askerden bahsetmiştin. Ne oldu onlara?
Algren: “Son askere kadar hepsi öldüler…”
@fatihtosun abi, yazınızı merakla bekliyordum. Gerçekten her kelimesi ve her km si bir şaheser tadında olmuş, kaleminize, yüreğinize be ayaklarınıza sağlık.
Tebrikler,
Kaleminize sağlık. Gerilim, korku hikayesi gibi okudum valla
Okurken 2017 senesine geri gittim, kendim koşuyormuş gibi oldum. Rüşvet teklifiniz de şahane imiş ![]()
Gerçekten müthiş bir azim göstermişsiniz. İkinci gece halüsinasyon görmediniz mi? Ben epey eğlenceli anlar yaşamıştım ![]()
Zaten ıslandım diye yağmurluk giymemeniz büyük hata olmuş. Giyseniz daha rahat ederdiniz. Daha önce de dediğim gibi bu yarışın en büyük güçlüğü bitmek bilmeyen dik inişleri. Bir de sürekli değişen hava koşulları. Gece yağmur, kar, tipi yüzünden dişleriniz takırdarken ertesi gün öğlen sıcakta pişebiliyorsunuz. Bizzat yaşamış görmüş oldunuz.
Bir de kullandığınız kafa fenerini merak ettim. Sürekli pil değiştirmişsiniz. Beni en çok huzursuz eden şeylerden birisi. Daha uzun ömürlü bir kafa feneri almanızı tavsiye ederim. Bir pil/batarya seti ile bütün bir geceyi çıkarabilmek lazım.
Tekrar tebrik ederim.
Her cümlesini içten hissettiğim, bitmesin diye okuduğum muhteşem bir yazı olmuş. Eminim okuyan herkes de içinde kendisinden bir şeyler bulmuştur. Elinize sağlık.
UTMB’nin cutoff süresi 46 saat 45 dakika olarak ilan edilmiş. Sanırım bunun içine parkur değişikliğinden sonra verilen 15 dakika da dahil. Yarış sonuçlarına bakarsak 46:45’ten sonra yarışı bitirerek finisher sayılan 7 kişi var. Son bitiren 47 saatte gelmiş yani finiş cutoffunu aşmış.
Geçmiş senelerin CCC sonuçlarına baktığımda da benzer biri durumu fark etmiştim. Resmi cutoff süresi 26:30 olan yarışı 27 saatin üzerinde bitirmesine rağmen finisher olanlar vardı. Sanırım cutoff konusundaki esneklik istasyonlarda uygulanmıyor ya da belki görevlilerin inisiyatifine bırakılıyor ama finişte son noktada daha esnek bir mekanizma mevcut. Bana çok büyük haksızlık gibi geliyor bu durum.
Hem UTMB hem de CCC’de yağmur çamur ve soğuktan o kadar etkilenen parkurda cutoff sürelerinde kısmen bir esneklik sağlarlar diye düşünmüştüm aslında ama pek öyle olmadı gibi görünüyor.
Fener konusunda haklısınız. Hiç istediğim gibi kullanamadım. Biri Petzl iko core, diğeri petzl tacticca plus iki fener kullandım. İçlerinde birer petzl core ile başladım. Ancak core çok çabuk tükeniyor. Yerlerine taktığım duraceller bile çok daha uzun dayandılar. İki core da beklediğim performansı göstermedi. Hiç core kullanmasaydım, ince kalem pili tercih etseydim daha rahat ederdim. Üstelik sürekli orta ayarda kullandım. Soğuktan, yağmurdan falan etkilenmiş olsa da, amacına yeterince hizmet edemedi. Artık başka bir markaya, belki fenix, belki led lenser olabilir, geçeceğim. Tüm gece koşuları için petzl yetersiz. Ancak sabaha karşı başlayan ya da gece yarısı biten koşularda, 4-5 saati geçmeyecek kullanımlar için, hafifliği nedeniyle tercih edilebilir. O kadar dayanacağından da şüpheliyim.
Fatih Abi, tekrar tebrik ederim, muhteşem bir yazı ve müthiş bir mücadele![]()
Bende birinci nesil Petzl Nao var. Yedek bataryası ile. Hipermetrop + Astigmat olduğu için gece koşuları çok zorluyordu beni. O yüzden güçlü bir kafa feneri almıştım zamanında. 250-300 lümen gibi bir değere ayarlıyorum. Bu şekilde bir bataryası bir geceyi çıkarıyor. Evet biraz ağır ama hiç umurumda değil açıkcası. Şimdi yeni nesilleri kesin daha hafiftir. Tavsiye ederim.
Marka bağımlısı değilim,
Fakat fener,baton,Çanta,saat aldığım zaman önümüzdeki 5-10 sene kullanabileceğim malzemeler almaya çalışıyorum..Fatih,e özelden yazdım tekrara düşmüş gibi oluyorum ama Led “Lenser Neo 9 R” Yedek batarya da aldığın zaman 48 saatlik yarışlar çıkartır gibi geliyor..
(Tabii ki ömrümüz olursa ..)
OCC ve Sierre-Zinal’i kazanan Kenyali atlet Joyline Chepngeno doping ile yakalandi (Triamcinolone acetonide). 2 yil ceza aldi.
Triamsinolon asetonid, WADA 2025 Yasaklı Maddeler Listesi’nde S9 Glukokortikoidler kategorisi altında yasaklı bir madde. Herhangi bir enjeksiyon, oral (ağız mukozası dahil) veya rektal yolla uygulandığında,yarışma sırasında yasaklı bir özel maddedir.
Salomon aciklamasi: Salomon Running, Instagram: "Salomon’s official statement on Joyline Chepngeno"
Kendi aciklamasi: Chepngeno, Temmuz 2025’te ağrısını dindirmek için dizine bir iğne yaptırdığını, ancak bunun yasaklanmış bir madde olduğunu bilmediğini söyledi. Hatasından dolayı özür diledi.
Komşumuz Ayşe teyze bu açıklamayı yapsa bir yere kadar, profesyonel sporcunun aldığı nefes gibi bu tür durumların nelere mal olacağını bilmeli.
Daha dün koşarken şunu düşünüyordum: spor artık öyle herhangi bir yerden çıkıp herhangi bir eğitim seviyesi ile yapılabilecek bir uzmanlık olmaktan çıktı. Eğitim seviyesi ve hatta belki IQ ve EQ seviyeleri önem kazandı. Çok ciddi bir eğitim almak, temel matematik, fizik, biyoloji, kimya üstüne biraz farmakoloji, mantık, felsefe, psikoloji ve sosyoloji okumak gerek. Artık yok öyle çıktım koştum, altını aldım.