Türkiye’de HOCA olmak, yani koşu antrenörü olmak…

Bunlardan birtanesi hızını alamayıp antrenörlerin antrenörü ilan etti kendini​:rofl:Nasıl iyi antrenör olunur konulu paylaşımlar yapıyordu…

5 Beğeni

Bunu üzerime alınıyorum doğrudan bana cevap yazmamış olsan da :blush: Ben antrenörlüğü sadece program yazmak olarak görmüyorum. Sporcu yaptığı işin nedenini bilmeli, süreç birlikte yürümeli. Paylaşımlarımın da teknik bilgiyi karmaşıklaştırmadan, herkesin anlayabileceği şekilde olmasına özellikle özen gösteriyorum. Uzun zamandır yaptığım paylaşımların böyle görülmesi ayrıca mutlu etti. Çok teşekkür ederim.

8 Beğeni

Üzerine alın,direkt sen ve senin gibi işini hakkıyla yapanlar için yazdım,çalışmalarında başarılar :smiley::clap:

5 Beğeni

Serdar abi, öncelikle bu kadar detaylı ve yapıcı cevabın için teşekkür ederim…. :folded_hands:t3:

  • biz her ne kadar 2015’ten beri taşıyor olsak da anılar hatıralar bunu daha eski gibi gösteriyor :relieved_face::raising_hands:t3:

Abi yorumuna cevap vermem gerekirse ;

Aslında söylediklerinin önemli bir kısmına katılıyorum. Evet, bugün ciddi bir antrenör talebi var ve doğal olarak bu talep bir arz oluşturuyor. Benim sorguladığım ise arzın oluşması değil, bu arzın niteliği ve zaman içerisinde koşu kültürünü nereye taşıdığı.

Benim meselem kimsenin insanlara koşu konusunda yardımcı olması değil. Tecrübe paylaşmak, grup oluşturmak, insanları spora kazandırmak çok değerli. Ancak “antrenörlük” dediğimiz noktada sorumluluğun çok daha büyük olduğunu düşünüyorum.

Çünkü antrenörlük sadece iyi koşmak veya birkaç yıl daha fazla koşmuş olmak değil; antrenman bilimi, fizyoloji, yüklenme-toparlanma dengesi, sakatlık riski ve sporcunun uzun vadeli gelişimini yönetebilmek demek.

Senin “insanların koşucu olmak istemediği, sadece koşmak istediği” tespitine özellikle katılıyorum. Zaten bugün birçok kişinin kolay, ulaşılabilir ve kendisine yakın gördüğü bir coach aramasının temelinde de bu var.

Ama bence burada şu soruyu sormamız gerekiyor:

Talep neyse ona göre mi bir sistem kuracağız, yoksa zaman içerisinde talebin niteliğini de yükseltecek bir sistem mi oluşturacağız?

Ben ikinci taraftayım.

Bir de senin söylediğin gibi, iyi antrenörlere olan talep yeterince güçlü olmayabilir. Fakat bunun bir nedeni de gerçek sporcuların yeterince desteklenmemesi. Yıllarca spor yapan, yarışan, sakatlanan, toparlanan ve bütün bu süreçleri yaşayan sporcuların tecrübeleri ileride çok değerli antrenörlük birikimine dönüşebilir.

Benim “gerçek sporcular desteklenmeli” dememin temel nedeni de bu.

Dolayısıyla benim meselem “herkes antrenör olmasın” değil.

Meselem, antrenörlüğün sadece bir unvan değil, ciddi bir sorumluluk olduğunun korunması.

Farklı bir perspektif sunduğun için tekrar teşekkür ederim abi. Bence zaten bu tür tartışmaların değerli tarafı da aynı noktaya farklı yerlerden bakabilmek. :folded_hands:t3::people_hugging:

7 Beğeni

Hocam burada denk gelince mutlu oldum. Sadece merak ettiğim bir durum var. Yanlış anlamazsanız neden “Mavi Ayaklı Sümsük Kuşu”
Başkaları Keçi, Geyik, Ayı derken :blush:

1 Beğeni

Arzın niteliğini yükseltmek gerektiğine katılıyorum. Asıl soru bunun nasıl olacağı.

Ya yukarıdan daha net mesleki standartlar ve sınırlar koyacağız ya da talebin zamanla daha seçici hale gelip arzı buna zorlamasını bekleyeceğiz.

Ben açıkçası ikisinin ortasındayım. Gönlüm daha keskin standartlardan yana. Ama burada başka bir sorun çıkıyor: İyi yetişmiş, sorumluluğunun farkında bir antrenör yaş grubu sporcunun her talebine “evet” diyemez.

Tam tersine, çoğu zaman işi “hayır” demek olur.

“Bu maraton için erken.”
“Bu hacim sana fazla.”
“Önce kuvvet, uyku, toparlanma.”
“Bu yarışı şimdi koşma.”

Fakat piyasayı büyük ölçüde yaş grubu sporcular şekillendiriyor ve benim yıllardır sahada gördüğüm, önemli bir kısmının uzun vadeli gelişimden çok hızlı sonuç istediği.

Bunun nedenini de anlıyorum. Koşuya geç başlamış biri bir anda yeni bir dünya keşfediyor; yarışlar, mesafeler, hedefler… Bir miktar gecikmişlik hissi ve “vaktim varken yapayım” duygusu da devreye giriyor. Dolayısıyla hızlı sonuç talebinin arkasında sadece bilgisizlik değil, gerçek bir psikoloji de var.

Dolayısıyla standart yükseldikçe antrenörün sorumluluğu artıyor; sorumluluk arttıkça da sporcunun istediği her şeyi vermek zorlaşıyor.

İşin çelişkisi burada.

Daha nitelikli antrenör istiyoruz ama mevcut talep çoğu zaman o antrenörün söylemek zorunda olduğu şeyleri duymak istemiyor.

Bu yüzden yalnızca yukarıdan standart koymak tek başına yetmeyebilir. Talebin de zamanla bu niteliği araması ve ödüllendirmesi gerekiyor.

10 Beğeni

Burada sana tamamen katılıyorum. Hatta benim bakışım biraz daha sert.

Bir sporcunun birkaç yıllık gelişim sürecini baştan sona görmeden, farklı dönemlerini planlamadan, yaptığı hataların sonuçlarını yaşamadan ve sporcuyu sakatlamadan gelişim sağlayabildiğini görmeden kendine rahatça “antrenör” diyebilmek bana hâlâ fazla cesur geliyor.

Çünkü antrenörlük sadece antrenman yazmak değil. Karşındaki insanın sağlığı, zamanı, hedefleri ve bazen yıllarca sürecek spor hayatı hakkında karar veriyorsun.

Üstelik herkes sana yalnızca kondisyonuyla gelmiyor. İşi, ailesi, uykusu, stresi, geçmiş sakatlıkları, kilosu, bazen nöbetleri veya sürekli değişen hayat düzeniyle birlikte geliyor.

Bir programın kâğıt üzerinde doğru olması da yetmiyor. O programın hangi sporcuya, hangi hayat koşullarında, ne zaman uygulanmayacağını da bilmek gerekiyor.

Bence antrenörlüğün bilimden sanata geçtiği yer tam burası.

Fizyolojiyi ve antrenman bilimini bilmek neyin doğru olduğunu söyler. Ama o doğruyu karşındaki insanın hayatına uygulanabilir hale getirmek, ne zaman geri çekileceğini, ne zaman değiştireceğini bilmek tecrübeyle geliyor.

Yıllar geçtikçe ne kadar çok şey bildiğinden çok, nerede duracağını ve ne zaman yön değiştireceğini öğreniyorsun.

Benim antrenörlük sorumluluğundan anladığım da tam olarak bu.

Bu yüzden birkaç yıllık koşu deneyiminden sonra kendini antrenör ilan etme rahatlığını anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Bilgi eksikliği zamanla kapanabilir; ama karşındaki insan üzerinde aldığın sorumluluğun farkında değilsen mesele benim için çok daha ciddi.

9 Beğeni

13 yıldır aktif olarak koşuyorum. 42k ve üstü 100’den fazla yarış koştum. Birçok koçluk yapan kişiden daha fazla tecrübem oldu ama hiç koçluk yapayım demedim. Yakın arkadaşlarımdan tavsiye isteyen olursa ayaküstü birkaç tavsiye verip geçiyorum ama program oluşturma işini bu işi meslek edinmiş kişilere bırakıyorum.

Yukarıda yazılan sitemlerin, dile getirilen sorunların hepsine katılıyorum. Ama çözümün nasıl olacağı konusunda sizlerden ayrışıyorum.

Ben bir mühendis olarak her zaman kök-neden analizin yapılması gerektiğini düşünürüm. Bu analiz için bir perspektif oluşturayım bir kaç örnekle.

Mesela armut diye bir uygulama var. Oraya ihtiyacınızı yazıyorsunuz. Örneğin boyacı, tamirci, fayansçı, elektrikçi vb. Karşı taraf teklif veriyor. Bizim insanımız kim iyi kim kötü bakmıyor. Sadece ve sadece fiyata bakıp karar veriyor.

Örneğin bir sanayi sitesine gidiyoruz aracımızı tamir ettirmeye. Kim iyi kim kötü bakmadan sadece en ucuz kim tamir edecek diye bakıyoruz. Bir semt pazarına veya markete gidiyoruz, sadece fiyatlara bakıyoruz.

Yani demek istediğim ülkemizde çok ciddi bir tüketici profili sorunu var. Bu tüketici profili eğitmeden ve düzeltmeden hiçbir yasak ve/veya düzenleme sorunlara çözüm olmaz olamaz.

Tüketicilerin bilinçlenmesi gerekiyor. Ucuz ama bilgisiz hocaları ayırt edebiliyor olması lazım. Bilgili ama tek derdi kendi reklamını yapmak olan ve koşucusunun sakatlanma riskini umursamayan veya koşmak istediği yarışı umursamayan hocayı ayırt edebiliyor olması lazım. Veya tek derdi sosyalleşmek olan hocaları ayırt edebiliyor olması lazım. Bunların yanında işine emek veren, literatürü takip eden, öğrencisinin kapasitesini ve yapısını iyi tahlil edip ona göre program oluşturan hocaları da ayırt edebiliyor olması lazım.

Bunun için yine hocalara görev düşüyor bence. Etkinlerde ve/veya sosyal mecrada hocanın iyisi kötüsü nedir, nasıl olur, öğrenciye ne yararı/zararı olur vb bilgilerin insanlara sunulması gerekir. İnsanlara bu kültürü kazandırmamız gerekiyor. Emeğe saygıyı öğretmemiz gerekiyor. Emeğin değerli olduğunu insanların idrak etmesi gerekiyor.

yani;

AR-GE şart!. Cem Yılmaz'ın oynadığı reklam filminde… | by Coşkun Taşdemir |  Medium

10 Beğeni

Bu konu bana en çok sorulan sorulardan biri: M.A.S.K adı nereden geliyor?

Daha önce hiç bu kadar uzun anlatmadım. Hazır konusu açılmışken bir kez anlatayım; bundan sonra soranlara da burayı kaynak gösterebilirim. Ana konunun içinde bu kadar kişisel bir hikâyeye girdiğim için de kusura bakmayın.

Ben Ankaralıyım. 1998–2008 arasında yazın dalış, kışın kış dağcılığı yapıyordum. Hiking ve trekking de ayrıca hayatımın diğer önemli bir parçalarıydı.

O yıllarda Ankara’da bu işlerle ilgileniyorsanız Tunç Fındık ve Nasuh Mahruki gibi isimler bizim için neredeyse Yunan tanrıları gibiydi. İkisi de Ankara kökenli dağcıdır. ODTÜ Dağcılık Takımı Everest’e çıkmıştı. Bu dünyaya bir ucundan girince insanın kafasında ister istemez 7000’likler, Himalayalar gibi hedefler oluşuyor.

Ama benim hayallerim nedense hiçbir zaman zirveler olmadı.

Patagonya, Şili, Gobi Çölü, Sibirya, kutuplar… Özellikle Ushuaia gibi, bir tarafında deniz diğer tarafında sert dağların olduğu, rüzgârın ve havanın her şeyi belirlediği yerler beni çok daha fazla çekiyordu.

En büyük hayalim Şili’yi güneyden kuzeye yürüyerek ya da bisikletle geçmekti. Bir zirveye çıkmaktan çok, dünyanın en vahşi doğalarının içinde uzun süre yol almak istiyordum. Belgeselleri izliyor, bulabildiğim her şeyi okuyor, o dönem Atlas dergisini didik didik ediyordum.

Bir gün bir belgeselde Galapagos Adaları’nda Mavi ayaklı sümsük kuşunu gördüm.

Neden bilmiyorum; mavi ayakları, görüntüsü, yaşamı beni inanılmaz etkiledi.

“İşte benim maskotum bu,” dedim.

2008 civarında dağcılığı desteklemek amacıyla dağ bisikletine başladım. Beraberinde koşu da giderek hayatıma girdi. Bir süre sonra ekibe, “Hem koşuyoruz hem bisiklete biniyoruz, neden triatlon yapmıyoruz?” dedim.

Benim dalıştan gelen bir yüzme tecrübem vardı; ekibin ise yoktu. Kulüp kurarsak yüzmeyi de işin içine ciddi biçimde sokar, ekibin bu tarafını geliştiririz diye düşünüyordum. Triatlon fikri biraz da buradan çıktı.

Ekibi triatlona ikna etmeye çalışıyorum; triatlet fiziğinden, branşın güzelliklerinden bahsediyorum. Bir ara işi iyice pazarlayıp “Bakın, başka hiçbir branşta böyle baklava yok” gibi bir yere getirdim.

Arkadaşlardan biri:

“Hocam baklava bir tek sizde var, bizden olsa olsa şöbiyet olur.”

dedi.

Ve o ekibin adı Triatloncu Şöbiyetler olarak kaldı. Cİddi bir kulüp kurup federasyon yarışlarına katılma fikri o ekiple hayata geçmedi tabii :slight_smile:

Ama o ekiple hayatımın en güzel dağ bisikleti turlarını yaptım. Tek başıma uzun etaplara çıktım Çok güzel yıllardı.

Sonrasında yol bisikletine yöneldim. Buradaki ekip artık başka bir ekipti ve gerçekten zıpkın gibiydi. O zamana kadar benim koşu performansım da oldukça ilerlemişti.

“Tam zamanı,” dedim.

Bu kez Ankara’da dört kişilik bir kurucu heyet oluşturduk ve kulübü resmen kurduk. İsim toplantısında farklı önerileri oyladık ve sonuç dörtte dört oyla kulübün adı Ankyra oldu. :)) Açıkçası bence de bizi Mavi Ayaklı Sümsük Kuşu’ndan daha iyi temsil ediyordu.

Kulüple birlikte havuz kiraladık, yüzmeyi çok daha ciddi hale getirdik. 2012 civarında aynı mahallede oturduğumuz Mert Derman’ı da başka bir triatlon kulübünden transfer ettik. Bugün çoğu kişi Mert’i ultra performansıyla tanıyor ama ben o dönem özellikle triatlondaki potansiyelini çok yüksek görüyordum.

Sonra hayat beni 2014 gibi İstanbul’a getirdi.

Buraya gelince Ankara’da yaptığım anlamda yol bisikletini İstanbul’da sürdürmek bana biraz Rus ruleti gibi gelmeye başladı. Bisikleti hiçbir zaman tamamen bırakmadım ama Ankara’daki görev ve sorumluluklarımı arkadaşlarıma devrederek kulüpten ayrıldım.

Bütün dikkatimi koşuya vermeye ve burada yeni bir kulüp kurmaya karar verdim.

Yıllar önce dört kişiyle yaptığımız oylamanın aksine bu defa seçim kurulu tek kişiydi :))

Oylama sonucunda Mavi Ayaklı Sümsük Kuşu, yıllar sonra nihayet seçimi kazandı.

Kulübün adı M.A.S.K oldu.

Not: MASK’i kurarken tek kişinin etrafında dönen bir yapı hayal etmedim. Uzun vadede birkaç antrenörün birlikte çalıştığı, sporcuların farklı antrenör seçeneklerine ulaşabildiği bir kulüp olsun istedim. Bunu bugüne kadar istediğim ölçüde gerçekleştiremedim ama hâlâ vazgeçtiğim bir fikir değil.

26 Beğeni

Değerli ve bilgili yorumlarınız için çok teşekkür ederim. :folded_hands:t3:

Kendi fikrini, düşüncesini veya farklı bakış açısını bizimle paylaşmak isteyen herkes bunu yorumlarda belirtebilir. Farklı fikirlerin ortaya çıkmasını ve bunların karşılıklı olarak konuşulmasını gerçekten değerli buluyorum.

Bu konuyu özellikle buraya taşımamın bir sebebi de şu: Burada fikirleriyle yazılara katkı sağlayan koşucu dostların, Instagram’daki kadar birbirinden kopuk ve keskin görüşlere sahip olmaması.

Çünkü Instagram’da benzer konuları dile getirdiğimde, çoğu zaman ya linç kültürüyle karşılaşıyorum ya da konu kişiselleşip “Sen bunu bana mı söyledin?” noktasına geliyor. Oysa anlatmaya çalıştığım şey hiçbir zaman kişileri hedef almak değil; düşünceleri, uygulamaları ve içinde bulunduğumuz koşu kültürünü tartışabilmek.

Sanırım biz maalesef tartışmayı da unuttuk.

Oysa tartışmak; kavga etmek, kırmak veya birbirimizi hedef almak değil. Farklı düşünceleri dinleyebilmek, gerektiğinde kendi fikrimizi sorgulayabilmek ve birbirimize bir şeyler katabilmek demek.

Bence koşu camiasının da en çok ihtiyacı olan şeylerden biri tam olarak bu:

  • Birbirimizi susturmak yerine, birbirimizi dinleyebilmek.:people_hugging::white_check_mark:
7 Beğeni

Artik hocalarin dogruya iknasi da hayli zor. Birileri onunuze 30 gunde triatlon kosmak, olum vadisini gecmek veya buna benzer daha agir meydan okumalari izleyerek gelecek. Bu noktada temel egitim beklemeyecektir sporcular. Kaldi ki bu sporcularin bir kismi o izledigi videodaki kisilerin kimlerle calistigina da bakacaktir. Dogrudur yanlistir bunu tartismiyorum. Devir bi nevi tuketim devri, elbette dogru tuketen sporcu olacagi gibi, yanlisi da tuketen cok olacaktir.

Hocalar bu noktada kendi yolunu cizmeli ve sporcuyu ikna etmek icin bir yol bulmali… Bu kalite filtresi oluyor, sanirim “hak yenilmesi” denilen durum burada ortaya cikiyor. Ama ne yazik ki kaliteyi net cizgiler belirler ve zor olandir. B secegi de o piyasanin bir parcasi olmak ama oyle durusu olan biri icin bunu beklemek zor. O yapmazsa zaten bir digeri mutlaka yapacaktir. Bir cerceve cizemeyecegine, bir kural silsilesi koyamayacagina gore? Sonucta bu bir talebin arzi…

Ama tek fark nitelikli bir hoca riskleri anlatmaya devam eder ve sonda yasanabilecekleri onune serer sporcunun. Cunku zaten genelde sporcular hayal kirikliklari ile hocalari birakir. Kimi ilgisizlik, kimi sakatlik veya kimisi hocanin fazla ilgisi icin bile…

Sizin yaklasimda begendigim nokta tam olarak su; sporcuya neyi neden yaptigini anlatmaktan bahsettiniz. Bu bence bilgece bir yaklasim. Bazi hocalar sporcunun bilmesi gereken metrikleri ve temel bilgileri bile sporusu ile paylasmiyor. Hatta bunun soran sporculara “ne yapacaksin?”, “seni ilgilendirmez” gibi olumsuz cevaplar verebiliyor. Bir hocanin temel gorevi program yazmak degil, bence sporcuyu yaptigina ikna etmektir. Basarili bir hoca o noktada ayrisir. Hatta hic unutmam bir arkadasimin hocasi ona “Bu isi ogrenemye calis, aklina takilan herseyi sor. Kendi sistemini kafanda kurmaya calis, omur boyu antrenman alamazsin” bile demisti. Hocanin ismi bende sakli ama cok buyuk saygi duydum bunu diyebildigi icin…

Bu arada Armut ornegi ulke sartlari icin dogru olsa da herkes icin degil. Kimisi gorseli olan is icin kalite arar, usta usta gezer, Armut ile yetinmez…

Kisaca bence her hoca kendi yolunu bu sartlarda cizer. Kimisi kalite filtresi koyar, kimisi her gelene gul dagitir, kimisi gruba yatirim yapar. Her hocanin alicisi hedef kitlesi baska ama ne yazik ki ilk siradaki en az kitleye ulasan olcaktir.

6 Beğeni

Bizim hocalar genelde böyle bence :slight_smile:

https://x.com/OTkitap/status/955885237405446145

3 Beğeni