Hayalinde canlandırma tekniğini bilirsiniz. Bir hareketi yapmayı yoğun şekilde hayal ettiğinizde, o hareketin gerçek uygulamasında kullandığınız sinir yollarının benzerlerini kullanırsınız. Kusursuz bir hareket gerçekleştirdiğinizi hayal ederek bu sinir yollarını güçlendirebilirsiniz. Olayları hayal etmek, sinir sistemimiz üzerinde gerçek bir deneyimle aynı etkiye sahip olabilir. Adalarda da böyle oldu. İstanbul’un 4 adasını koşup aralarını yüzerek geçeceğiz. Her gece uyumadan önce karanlığa bir yuvarlak çizerdim. Hemen yanına düz bir çizgi. Sonra bir yuvarlak daha. Sonra kısa bir çizgi. Olmadı. 2. yuvarlak ve sonrası bir buçuk tur olacaktı. Baştan…
Van kampı için iki ay kadar hazırlık süreci ayırabildim. Koşabildiğim kadar sıcakta koştum. Çıkabildiğim kadar yokuş çıktım. Zorunlu malzemelerden biri 3 litre su olacağı için 2 litre bladder satın alarak yeleğin önüne eklediğim flasklarla birlikte uzunlarda bu şartları sağladım. Cuma-cumartesi-pazar mutlaka üç gün üste 2 saate yakın ve üzerinde koşular yaptım.
Ard arda kaç tanesini yapabilirdim ki? Haydi ilk 3 dağı tırmandım, 4. gün kesin dinlerim. 4 günü başardım diyelim. 5. gün mutlaka ara veririm. Tam dinlenme ya da Van Gölü kenarında tatlı bir toparlanma koşusu. Enerjimizi 7 güne yayabilecek miyiz? Kolaydan zora mı gidecek yoksa tam tersi mi? Hava şartları ve irtifa koşulları nasıl olacak? 5’te 5 mi? İşte oralarda düşünceler bulanıklaşıyor… Hazırlık sürecinde elimden geleni yapsam da bunun gibi bir sürü bilinmezin cevabını bulamadım. Bulmak için başlamak gerek.
Arnos (3.547m)
20km
1700m irtifa kazanımı
8:05
7 gün sürecek aktiviteler serisine nasıl başlamak istemezsiniz? Tam olarak bu şekilde:
Elimizde Arnos için 4 adet rota vardı. 1. kuzey tarafından kılçığa girip, zirveyi göremeden aynı taraftan Albucağa geri dönüyor. 2. yine Albucaktan çıkıp, kılçığa girmeden doğrudan vadiyi takip ederek zirveye çıkıyor ve Korulu’dan loop yapıp Albucağa dönüyor. 3. zirvenin güney tarafından, en kısa ve gördüğümüz kadarıyla en güvenli yoldan doğrudan zirve yapıp geri dönüyor. Çok kısa. 4. rotayı da biz kafamızda 1. ve 2. rotaları birleştirerek tasarladık. Yani kılçığa kuzeyden gireceğiz, zirveyi görüp Korulu’ya loop yapacağız. 2 rotayı da saatlere atıp zirve sonrası 2. rotaya geçeceğiz.
Köylülerle birlikte ilk sırt hattına tırmanmaya başladık. Önümüzde arkamızda bir hareketlilik, at üstünde yukarıdaki yurtlarına çıkıyorlar. Kimileri katırlarla, çocuklar katırın kuyruğuna tutunmuş, yurdun yakınlarındaki yamaçlarda ot biçmeye çıkıyor.
Kılçığa gelince batonları kapatıyoruz. 7 günlük tırmanışlar silsilesinin ilki burada başlıyor. Keyifle ilerliyoruz. Kısa zaman sonra grubun birkaç metre sağına düştüğümü farkedince yanlarına doğru kaymak istiyorum. Hemen yan tarafımda, beton gibi rahat neredeyse pürüzsüz bir zeminde, gayet ayaklar üzerinde çıkıyor herkes. Ama ben kendimi her hamlemde geriye su gibi akan irili ufaklı taşların üzerinde buluyorum. Aşağı bakmak gibi bir hata yapıyorum burada ve boşluk hissiyle ilk kez tanışıyoruz. Güreşçi gibi kollarımı, bacaklarımı hatta belimi taşlara dayayıp yardım istiyorum. @mehmetbas -bana göre bir mucize eseri- birkaç saniye içinde gelip beni taşların üzerinden sağlam zemine çekiyor. Sonrasında uzun süre sinir sistemimi toparlayamıyorum.
Ayakkabı tercihim Kipsummit Max’tı. Böyle bilinmez bir kılçığa girilecekse tercih edilmemeli. Kjerag zemini hissetmek adına doğru tercih olurmuş. Kjerag’a da geleceğiz.
Kılçık değil de testere desek daha doğru olur. İnsan uçurumları iliklerine kadar hissediyor. İşte öyle bir hattı takip ederek zirveye ulaşıyoruz. ‘İniş böyle değil, iniş böyle değil’ deyip duruyorum ekibe.
İniş daha beter oluyor. Aşağı yukarı 3.5 saat civarı süren zirve sonrası iniş 5 saate yakın sürüyor. Kaç kez düştüğümü, kilitlenip kaldığımı bilmiyorum. Kıçım yerde, ellerim yanda, yan yan ilerlerken ayağım bir taşa değiyor. Taş yüzlerce metre aşağıya yuvarlanıyor. Zihnim düşmeye şartlanmış ve kabullenmiş. Ayağa kalkıyorum. Bir, iki, üç adım, ‘birazdan düşeceksin’… dört, beşincide yerdeyim. Bir yerde su kaydırağında kayar gibi kaydığımı hatırlıyorum. Artık usanmış, kafamı bile kaldırmıyorum. Sırtımdaki 2 litrelik bladder başımın altında yastık gibi. Öylece akıyorum.
Bir zaman böyle yuvarlandıktan sonra masal gibi bir single tracke giriyoruz. Korulu’ya yaklaşıyoruz. Yanımızdan bir su akıyor… Bazen görünüyor, bazen duyuluyor. Bazen yemyeşil otlar yolu tamamen kapatıyor. O zaman ayağının altında akan suyu hissediyorsun. Bir adım yanımız derin vadiye bakan yamaçlar. Biz mavi çakır dikenlerinin içine dalıyoruz.
Enerjimi korumaya çalışıyorum ama nafile. İlk günden arabaya ulaşmak için herşeyimi veriyorum.
Taaaaşşş!!!
Artos (3.537m)
25km
2100m irtifa kazanımı
7:50
Kafkas Kartalı İmam Şeyh Şamil’in koskoca Rus ordusuna 25 yıl boyunca kök söktürmesinin arkasındaki en önemli detay, dağlarda asla sabit durmaması, bir gün görüldüğü yerden sonra ertesi gün yüzlerce kilometre ötede, bambaşka bir köyde görülmesiydi. Bizim omuzlarımızda gazavat gibi kutsal bir yük olmasa da Arnos’un yamaçlarında biraz daha dursaydık, sonumuz kaçınılmaz olacaktı.
Arnos’un kabusları bir dakika uyutmadı. Bütün gece gözümü kapattığım anda ayağımı bastığım kayalarla birlikte boşluğa düştüm. Sıçramaya çalıştığım yerler altımdan kaydı. Yamaçlarda üzerime taşlar yuvarlandı. Adrenalin patlaması bir an olsun dinmedi. Böylece hiç uyumadan 2. güne başladım.
Artos’a başladığımız kayak merkezi göle yakın, biraz da açık alan. Bu sebeptendir çok sıcakta başladık. Edremit’ten gelirken gördüğümüz sırt hattını komple geçip zirveye çıkacağız. Sonra aynı hat üzerinden geri döneceğiz. Arnos’tan sonra buranın çıkışları çocuk oyuncağı. İçimde nereden geldiğini anlayamadığım tuhaf bir enerji var. Öyle ki, çıkışta ve inişte ön grubun verdiği molaların çoğunda durmadım. Böylece hem ritmimi korudum, hem de zamandan kazandık. İlk etapta tatlı-sert bir tırmanışla kapıya kadar vardık. Evet bildiğiniz kapı. Kapıyı geçtikten sonra kılçıklara, manzaralara doyamadık. İnişli çıkışlı sırt hattını takip ederek 5 saate yakın bir sürede zirveye ulaştık. Zirveye çıkan son çarşak öncesi @husy72 abi bizden ayrılarak Avusturyalı dağcılarla doğrudan Gevaş’a indi. Dönüşte, kapıyı geçip nispeten daha insaflı iniş olan zigzag yola kadar ilerledik. Dağlar o kadar güzel ki, aynı çizgide git gel de yapsan her bakışında bambaşka yerdeymiş hissiyatı veriyor. Vadileri karıştırıyorsunuz. Çıktığınız yerleri inerken başka yerlere gidiyormuş gibi ilerliyorsunuz. Geriye bakmak çoğu zaman pek akıl karı olmasa da, özellikle çıkışların kritik noktalarında, geride kalan manzarayı akla kazımak gerekiyor. Genel bakınca tekdüze görünebilir. Ama içine girdiğinizde sonsuz seçenekler ve asla bitmeyen akıl oyunlarında buluyorsunuz kendinizi.
Kayak merkezinin üst kısımlarından rüzgarın oğlu gibi iniyoruz.
Bu arada şu 8 saat olayına takılmış durumdayım. 7 günlük bir serinin ilk günü nasıl 8 saat sürebilir? Olacak iş mi? 2. gün sonuç: 07:50.
Terrex Agravic 3 ilk kez bu kadar uzun süre giydim. Sol ayak bileğimin dış tarafına günün sonlarına doğru vurdu. Tutuşundan, itişinden ve dengesinden çok memnun kaldım ama bileğimi kestiği için Van’da bir daha tercih etmedim.
Dağdan inince fırsatını bulduğumuz tek öğünde yemekleri iki kişilik yedim. 3 litre su Arnos’ta yetmeyince, yarım litrelik donmuş bir su şişesi daha attım sırtıma. Zirvede dinlenirken yemek için, şehirden aldığım lavaşlara eşkiya sokumlarımı hazırladım her sabah.
Nemrut (2.935m)
27km
1600m irtifa kazanımı
5:29
Kıbrıs’a milyon dolarları ezmeye giden kumarbazlardan pek bir farkımız yok. Biz de büyük oynamaya geldik. Rest demeden çıkmak yok. Baştan beri ‘yarın yokum’, ‘yarın dinleneceğim’ diye diye her seferinde zarların başında buluyorum kendimi.
FKT sitesinde Nemrut Rim rotasını görür görmez aşık olmuştum. En çok merak ettiğim, koşmak istediğim rota buydu.
Kendi içimizde ufak bir güvenlik önlemi nedeniyle, saat yönünde değil, tersine başlayarak, önce zirveye çıktık. İlk bölüm kum fırtınası. Çöl geçişinde tozu dumana kattıktan sonra zirveye kadar çok tatlı bir yükselişe başladık. Çarşağı yorucu değil. Başlangıç noktası 2500lerde olduğu için en kolay zirvemizi burada yaptık. Zirve sonrası, volkanik kayaçlar, derin yarlar başlıyor. Dibi görünmez yarıklar, boşluklar. Çoğu üzerinden atlayarak geçilebilir.
Kalderanın mavisi, mor siyah kayalara karışıyor. Her adımda açıyı değiştirerek halkayı kapatıyoruz. Her açıda baş döndürücü güzelliğe bir kez daha şahit oluyoruz. Rotanın geneli 2400 ile 2900m arasında inişli çıkışlı. Orta bölümde 2400lere kadar bir kum inişi daha var. Ayakkabıların içini boşalt… tam bitti derken 2800lere tekrar tırman.
27k, 1600 elevasyon kağıt üzerinde kolay görünebilir. Kum geçişleri kulağa eğlenceli gelebilir. Ama rotanın kendine has zorlu bir karakteri var. Tek bir ağaç gölgesi yok. Su kaynağı yok. 3000 üzeri olmasa da hafife alınacak bir irtifa değil.
Neyse, buraya kadar gelmişken, Nemrudun kızına bileziği takıyoruz. 5:29 
Tomir 02 dağlarda taşlarda 750 km’yi geçti. Bana mısın demiyor. Rotada kum&kaya oranı yarı yarıya diyebiliriz. Başlarda pişman olsam da iyi ki giymişim dedim.
Arpet (3.337m)
13km
1500m irtifa kazanımı
4:55
Yanıkçay. Her yerinden sular fışkıran yemyeşil bir köy.
Köyün hemen dışına arabayı park ettik. Zirveye giden yol çok belli. Tepelerden Yanıkçay’a inen 7-8 vadiden birine gireceğiz. Dere yatağını takip ederek yükseleceğiz.
Van’a gelmeden önce aramızda dağları paylaştık. Herkes birer ikişer dağlara çalıştı. Arpet benim baktıklarımdan biriydi. Rota kafamda o kadar net olmasına rağmen saatim beni yanılttı. Vadiyi çıktıktan sonra sola doğru ilerlememiz gerekiyordu. Saatimdeki çizgileri takip ederek tepedeki yükseltinin sağına yöneldim. @eyupoglu burada beni takip ediyordu. Öncü grupla irtibatımız kesildi. Yüksek bir kaya bloğunun arkasına sarkmaya çalıştık. Bloğun içindeki mağaraları, çukurları geçerek tatlı birkaç tırmanış hamlesiyle kayayı aştık. Fakat bir terslik olduğunu anladım. Sağ tarafa değil sola doğru kıvrılmamız gerekiyordu vadi çıkışında. Her tarafımızda yüksek tepeler olduğu için insan yanılgıya düşebiliyor.
3000m civarlarında vadiyi çıktıktan sonra bir çanak var. Burada rüzgar çok kuvvetli. Ön gruba sesleniyorum. Sesim asla gitmiyor. Yeleğin düdüğünü öttürüyorum. Muhtemelen rüzgar o sesi alıp, aşağıdaki yamaçlara geri atıyor. Ekiple göz teması kurduktan sonra çanağın hemen solundan çok zorlu bir çarşağa giriyoruz. Burayı biraz yana doğru, biraz dikine, 4 ayak tırmanıyorum. Denk gelirse nispeten büyük kayaları, otları hedef alıyorum. İlk günden beri avuç içlerimde kabuk bağlayan yaralar tekrar tekrar açılıyor.
Her zirvede olduğu gibi, dinlenme sırasında beslenme ve uzun kolluya geçme gibi işleri hallediyorum.
Zirveye yakın yine muhteşem bir kılçık var. İnişte onu da doyasıya koşuyoruz. Dört ayak çıktığımız çarşağı uçarak gözümüz kapalı iniyoruz. Zihin düşmeyeceksin diyor. Topuğu vurup geçiyoruz.
Son 2. kilometremizde, iki vadinin birleştiği kavşakta, yerin altından sular fışkırıyor. Suların ilk çıktığı yerde bel seviyesine kadar derin, doğal bir havuz oluşmuş. Suyun debisi yüksek olsa da, biraz dikkat ederek ayakkabılarım ve şortum hariç herşeyi çıkartıp havuzun ortalarına kadar ilerledim. Yanıkçay’ın buz gibi sularına bıraktım kendimi. Dizlerim, ayaklarım yeniden doğmuş gibi oldu. Havuzun sonrasındaki son kilometrede, her yerden yola sular sızıyor. Artık tamamen sırılsıklam olduğum için bu suların içinden koşarak bitiriyorum 4. günü.
Odanın ortasında jel kutularından kocaman bir E harfi. Her gün ihtiyacımız kadar alıyoruz. Yanımızda Enduranlar gibi değerli bir markanın olması bize moral veriyor.
Kjerag 01 ilk dağında açıldı. Öncesinde sadece bir kez patikada kullanmıştım. Bu marka için normal bir durum olmasa gerek.
Bugün odaya erken çekilmenin mutluluğu içerisindeyiz. Süphan öncesi güzelce dinlenme fırsatı.
Süphan (4.058m)
13km
1500m irtifa kazanımı
6:24
Sıralama da vardı tabii kafamızda. Süphan 6. sıradaydı. Süreç içindeki enerji ve moral seviyelerimizdeki gidişat, lojistik gibi çeşitli nedenlerden anlık karar verdik dağlara. Süphan’ı bir gün öne çektik.
Başlangıç noktasında rakım 2500m. Sırtımızda ağır yük, Kışkılı Köyünden gelen kumlu toprak yolda tırmanışa başlıyoruz. 2 kilometre sonra çok sert eğimler başlıyor. Sert eğimlere kum ve çarşak eşlik ediyor. Yarı yarıya karla örtülü bir vadinin sırt hattını takip ederek yükseliyoruz. Süphan’da, başka hiçbir yerde karşılaşmadığımız, kendine has bir koku var. Adını koyamadık. Yarpuz & dağ kekiği karışımı. Ya da onlarca türün bir karışımı. Bir an etrafı sapsarı düğün çiçekleri sarıyor. Bir bakmışsın yine kumlardasın. Ön grupla hüseyin abinin tam ortalarındayım. 3 kilometre içinde 3000lere, 4.5inci kilometrede 3600lerdeki düzlüğe varıyoruz. Süphan’ın tüm görkemi ve ihtişamı altında giderek küçülüyoruz. Zirvenin gerçek yüzüyle bu düzlükten sonra karşılaşıyoruz.
Bir anda 400 metre kadar irtifa kazandıran bir koni çıkıyor karşımıza. Ön grubu koninin ortalarında tırmanırken görüyorum. Aramızda ince buz kütlesi var. Buza girmemek için, sağından dolanıp tırmanmaya başlıyorum.
Sağlı tırmandıkça, en az 3-4 metrelik devasa kaya bloklarının arasında kaldım. Bağırıyorum. Sesim hiçbir yere gitmiyor. Bu dev taşların altında Süphan’ın suları fokurduyor. Volkanik hareketlilik yok tabi ama, zirvede eriyen karların, bu dev blokların arasından aşağı süzülüşünü duyuyorum. Görmek yok. Sadece dokunduğum dev kayaların altından akan suyun sesini duymak var. Kayaların çoğu benden büyük ve boşta duruyor gibi bazıları. Tutunup, şöyle bi yoklayıp, kendimi tam yukarı çekecekken, o benim üzerime geliyor. O sırada, ayağımın altındaki kayalar hareket ediyor. Büyük kayaların birbirine çarpıp yaraladığı, kestiği yerleri görüyorum. Bu dev külah, üzerime yıkılmak için fırsat kolluyor gibi geliyor bana…
Sakin kalmaya çalışıyorum. Fakat anlık karın ağrıları, baş ağrıları mide bulantıları yokluyor. Saniye kadar kısa. Değişik bir durum olduğu belli. Sonrasında bu anları konuştuğumuzda, akut dağ hastalığında mutabık kalıyoruz. Güvenmediğim kayaların üzerinden geçmeye diretmektense, sık sık geriye ve yanlara dönüyorum. Ve lanet olası zihnim burada konuşmaya başlıyor. Susmuyor. Bir saniye olsun beni rahat bırakmıyor:
Geriye mi döndüler dersin… Gps sağa gösteriyor… Ben geri mi dönsem acaba… Çok mu geç kaldım…
3800… 3900… bulunduğum irtifayı motivasyon olarak kullanarak rotaya girmeye çalışıyorum. Ama ne yazık ki zihinsel paralizden çıkamıyorum.
Sonunda kayalar renk değiştiriyor. Koniyi aşıp zirve hattındaki siyah kayaların üzerine çıkıyorum. Uzaklarda öncü grubu zirvede görüyorum. Birkaç adım daha yaklaşıp 3950lerde bir kayanın üzerine bırakıyorum kendimi. Nefesim, moralim, gücüm, herşeyim tükeniyor. O an tek istediğim bir an önce aşağı inmek. Orada kalıp dinlenmek de bana huzur vermiyor. 3 düdük… 2 düdük bizde herşey yolunda, ben geliyorum demek. 3 düdük problem. Duymuyorlar. Arıyorum. Telefon çekmiyor. Birkaç adım daha yaklaşıp tekrar oturuyorum. 3 düdük… O sırada telefonum çalıyor. Hareketlerimden anlamışlar zaten. Zirve yapmayacağımı, burada bekleyip onlarla birlikte geri dönmek istediğimi söylüyorum. Dönüş rotası için gruba yaklaşmam gerektiğini söylüyorlar. Mecbur kalkıp biraz daha ilerliyorum iniş öncesinde.
Koninin tırmandığımız yerinden çok daha kolay ve kısa olan yarı çarşak yarı taş&kaya kısmından iniyoruz. Rota da bu taraftaymış zaten. Zirvedeki göllerden inen buzulu takip ederek inişe geçiyoruz. Süratle iniyoruz fakat yine rotadan çıktığımızı, Arnos’tan beter, dibi görünmeyen yamaçlara yaklaştığımızı farkedince, çıktığımız rotayı bulmak için geri dönüyorum. Şu vadileri karıştırma meselesi… Aşağıda birkaç tane yarı yarıya karla kaplı vadi var. İyi de biz hangisinden geldik?
Geldiğimiz yöne yaklaşalım derken yine dik yamaçlarda bulduk kendimizi. Bu sefer bizden kopup yüzlerce metre aşağıya yuvarlanan taşlar çok daha büyük. Korkunç sesler çıkararak yuvarlanıyorlar. Taşların düştüğü taraftan Gökhan ve Mehmet yanımıza bağlanmaya çalışıyorlar. Kum saati gibi daralan bir yerde, kendimi hamle şansım kalmamış vaziyette buluyorum yine. Odak noktam darmadağın. Bir taş yerinden oynasa, çarşak çığının içinde kalacağım diye düşünüyorum. Sinir sistemim çöküyor. Bu sefer @eyupoglu oyunlarda medic çağırırsın ya, işte öyle geldi. Ayaklarını hemen üst tarafımdaki büyük taşlardan birine, taşı defalarca kez yokladıktan sonra sabitledi. Batonlarını bir yapıp bana uzattı ve beni bu dar boğazdan çekip aldı. Tek elimle batonlara tutunup, kıçımı yerden kaldırıp sıçrayacak ve dört ayak üzerinde devam edecektim yamacın nispeten daha az kayan tarafına.
Van’da ilk ağrıları burada hissetmeye başladım. Dizlerim, quadlarım acıyor. Kipsummit Max doğru tercih oldu bence. Son kilometrede, başlangıçta kullandığımız yumuşacık yola girmeyip, rotayı takip ederek çoban yastıklarıyla dolu engebeli araziye girdim. Zaten zor geçen günün kapanışını da en zora çekmiş oldum. Arabaya 300 metre kala, son tepeden inerken ayağım burkuldu. Ayakkabının suçu yok, artık ben bıraktım kendimi. Öne doğru bir kaç takla atarak durabildim. Batonlar bir yere, elimdeki su şişesi başka bir yere dağıldı.
Kaybedecek bir şeyi kalmayan insana dönüştüm. Diyorum ki, bu dağdan indiğimde, iyi ki bazı yerlerden ve bazı insanlardan binlerce kilometre uzaktaydım.
Hasanbeşir (3.503m)
14km
1400m irtifa kazanımı
4:47
Bu kadar dağlarda düşüp kalkarsın da İnce Memed’den söz açılmaz mı?
Dağlara gider gelirken hatırladığımız bölümlerden konuştuk. @ggg İnce Memed’e özenip dağlara çıkan yedi Memedlere benzetti bizi. Hüseyin abi, çok benzeri olan gerçek bir hikaye anlattı.
Bin parçaya ayrıldığım Süphan sonrasında, hala bir şekilde başlangıç noktasına gelebilmiş olmam, benim de aklıma mecbur ateşini, mecbur kurdunu getirdi. 3. kitapta Bayramoğlu, Murtaza Ağa’ya Memed’i şöyle tarif ediyor:
‘Böyle adamlar vardır, onlar mecburdurlar. Onların içinde ayrı, bambaşka bir ateş yanar. Mecbur ateşidir o…’
İlerleyen sayfalarda bazı soruların cevaplarını arayan Memed’e, Battal Ağa şunları söyler:
‘Dinle İnce Memed… İnce Memed öldürülecek onun yerine Ali Memed gelecek. O da öldürülecek onun yerine Hasan Memed gelecek. O da öldürülünce Veli Memed gelecek. O da, o da… Sen ne sanıyorsun oğlum… İnce Memedler bitecek mi sanıyorsun? Her insanın içinde bir mecbur kurdu, bir İnce Memed’lik, bir Köroğluluk kurdu var. İnsanoğlunun içinde bu kurt oldukça insanoğlu ne olursa olsun yenilmeyecek.’
Yanıkçay’ı daha iyi anlamak için elinizde bir top tutuyormuş gibi avucunuzun içine bakın. Parmaklarınız vadiler olsun. Yanıkçay’ı da aya kısmının biraz altına koyalım. Başet yerine aldığımız Hasanbeşir Tepesi’ne, Yanıkçay’a inen bu vadilerden birini takip ederek çıkacağız. Başlangıç noktamız köyün çıkışındaki bir yurdun hemen yan tarafında. Yurdu geçer geçmez vadi tabanına girdik. Yine sırtımızdaki ağır yükle yükseldik, yükseldik… Zirvenin hemen öncesinde @mehmetbas ile belki de hayatımın en zevkli kaya tırmanışlarımdan birini yaptık. Burada hiç tedirginlik yaşamadan kayayı tırmanmanın zevkini doyasıya yaşadım. Hemen ardından girdiğimiz kılçığın manzarası bizi büyüledi. Dört bir yanımız birbirinden güzel 3000m üzeri tepelerle doldu.
Bu projede tek çekindiğim konu, çok fazla aklıma getirmek istemesem de, kahpece tuzaklanmış bir mayına basmaktı. O anda insan, üzerine başka bir yerden füze atıldığını zannedermiş. Çok şükür böyle bir şey yaşanmadı fakat bu rotada uzun namlulu tüfeklere ait olduğunu düşündüğümüz onlarca mermi kovanıyla karşılaştık. Biz zirvede gördük. @husy72 abi de vadi tabanında çokça rastlamış.
3 saatte çıktığımız zirveden, kaya tırmanışı yaptığımız bölüme girmeden biraz daha koşulabilir kısımları kullanarak bir buçuk saat civarında indik. Tomir 2, 778km’yi gördü. Onun için ofiste sıradan bir gün daha.
Erek (3.204m)
8km
1200m irtifa kazanımı
5:56
Jules Payot’nun çok sevdiğim bir sözü var:
‘Bataklık adasına düşmemenin en güzel yolu, ona hiç yaklaşmamaktır.’
Bunu ‘uçurumlardan düşmemenin’ diye değiştirirsek, uçurumların kenarında yürüdüğüm yere geldik diyebiliriz.
Sarmaç’tan gelen rotaların gerçek zirve yapmadan geri döndüklerini gördük. Bakraçlı çıkışlı, gerçek zirvenin altındaki duvarlarla kaplı vadiyi takip ederek doğrudan 3200’e çıkan rotayı seçtik.
Kamp boyunca kaya tırmanışında ayakların çok önemli olduğunu öğrendim. Elleri olabildiğince rahat bırakmayı, çok uzun ve riskli hamleler yerine ufak adımların daha etkili olduğunu öğrendim. Vibram tabanların sadece parmak uçları bile bir kaya parçasına deyse tutkal etkisi sağladığını öğrendim. Tabi bunları başarıyla uygulayabilmek için en başta titremeyen dizler lazım.
Son gün, gerçekten çok acayip bir macera yaşadık. Parkur yeterince risk barındırdığı için, 4 kişinin arası 10 metreden fazla açılmamıştır. Aynı hat üzerinde sürekli daha sağlam taşları, daha kolay geçişleri birbirimize göstererek ilerledik. Yer yer düz duvarları tırmandık. Yer yer baca benzeri yarıklarda yanlara basınç uygulayarak yükseldik. O sırada altımızda helikopterler uçuyor. Tabi akla şu soru geliyor: biz buralardan nasıl ineceğiz?
3100 civarlarında bir düzlüğe çıktık. Şaşırdık. Buradan zirveye kadar giden hat bize beklenmedik şekilde koşulabilir alanlar sundu. Fakat dağın diğer taraflarındaki manzaralar çok sert. Her bakışta nerede olduğunu hatırlatıyor. 7 günde 7 zirve projesini artık büyük ölçüde tamamlamış olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Zirvede ufak bir kutlama. Ve son iniş…
Süphan öncesi jel stoğumuzun tükenmekte olduğunu farkedince, kalanları aramızda paylaşmış katı gıdaları daha fazla kullanmaya başlamıştık. O sırada kafeinliler çoktan karaborsaya düşmüştü. Biri ekmeksiz yemiş hepsini. Ben de son 2 günü kafeinsiz geçirmek zorunda kaldım. @ggg sağolsun, 200mg’lık son hapını zirvede benimle paylaştı. Bu uyaran, son inişte odak noktamı toplamamda bana çok fayda sağladı.
Erek Dağı’nın batı duvarında iniş beklediğimden çok daha kolay geçti. Bu tarz yerlerde yukarıdan bakınca daha kolay geçişleri görebiliyorsunuz. Hiç acele etmedik. Birbirimizle temasımızı asla koparmadık. Kıç üstü değil de, arkamı dönüp, kayaya tırmanır gibi yapışarak inmem gereken yerler oldu. Böyle bir yerde @ggg ayağımın altına elini koyarak bana yapay bir basamak oluşturdu. 7 günde, en zor gözüken, en kolayımız oldu.
Duvarı geride bıraktıktan sonra dikenlerle dolu son yamaca girdik. Kalan 2 kilometrede birkaç kez durup dikenleri temizlemek gerekti. Bir de sıcak başladı ki… Sıcakla ve dikenlerle iş birliği yapmış gibi, Erek yeterince iz bırakmadan vedalaşmak istemedi bizle. Kjerag hem çıkışta hem inişte mükemmel tutuş sağladı.