Dayanıklılık Sporları ve İçinde Yaşadığımız Fanus

Çok yakın zamanda Aykut Çelikbaş ve Hilmi Güven Sparthatlon’u bitirerek bizi yine gururlandırdı. Sera Sayar da uluslararası bir yarışta genel klasmanda birinci bitirerek müthiş bir iş başardı. Ama münferit örnekleri çıkardığımızda, dayanıklılık sporlarında, uluslararası alanda ne amatör ne de profesyonel olarak pek de varlık gösteremiyoruz. Hatta yokuz. Misal, dünya yol bisiklet yarışı !?!

Bu sene OCC’de koşma fırsatını elde ettim. Yarış sunumunu yapan kişi, parkura 180 sporcunun elit kategorisinde davet edildiğini söyledi. Maalesef ülkemizden bir kişi bile yok. Oysa gençler kategorisinde kros müsabakalarında başarılı bir geleneğe sahibiz.

Toplumsal kültür olarak sporla olan münasebetimiz malum, sorunlar ve onların kaynakları da (finansman, altyapı, resmi ve fiziki engeller v.b.) ama benim görüşlerinizi merak ettiğim konu, küçük ve kapalı bir topluluk olarak bizim reflekslerimiz bu konuda nedir, ne değildir? Biz neleri olumsuz teşvik ediyoruz? Olumlu neler yapabiliriz?

Misal, inanılmaz uzun cut-off süreleri ile gerçekten katılımı arttırırıp teşvik mi ediyoruz yoksa bir yanılsama mı yaratıyoruz? 2019’da bir yarışta, kürsü hazır; Pazar sabahı herkes alana toplanmış, bir kişinin bitiş çizgisinden geçmesini bekliyor. Şayet cut-off’a takılmadan bitirirse kendi kategorisinde birinci olacak. Buna benzer iki yarışı yürüyerek bitiren de ertesi yıl ‘‘ultra runner-trainer-personal coach’’.

Yine aynı sene, salonda idman yaparken birisinin iştahla koşu idmanı yaptığını görüyorum. Sohbet ediyoruz, Geyik Koşularına katılmasını öneriyorum. Kendi ülkesinde, şehrinde sıradan bir sporcu neredeyse bizim milli atletimize ait parkur rekorunu kırıyordu, belki farkında olsa yapardı… Keyfine katılmıştı.

Bu yıl gördüğüm şey ise çok daha komik. Koyunun olmadığı yerde keçiye…hesabı. Pandemi nedeniyle kısıtlı olanaklarla yarışlar düzenleniyor. Rekabetin, katılımın olmadığı alanda kürsü görüp ‘‘ben oldum’’ , ‘‘bu işin kralı’’ benim demeler. Sadece geçmiş yılların bitirme süreleri ile kıyaslanınca bile arada muazzam fark var ama…

Sanki içgörüden yoksun bir fanusun içinde yaşıyoruz gibi, körler sağırlar birbirini ağırlıyor, madalya verip pohpohluyor. Pozitif rekabet, bilinçli spor, doğru bilgiyi yayma çabası gibi olumlu öğeler çok geri planda. Ve bu işi zamanında olumlu örnekle yapmaya çalışanlar da aynı şeyleri deneyimlemekten bıkmış usanmış. Bu boşluğu da birileri dolduruyor. Misal, forumda bile, yıllar içinde içerik niteliği, kullanılan dil geriye gidiyor. Bu söylediğim, geçmiş güzellemesi veya romantizmi gibi algılansın istemem ama sanki bir şeyler geriye doğru akıyor. Bunu da pragmatist bir bakış açısından söylüyorum. Netice ortada…

Acaba bu akış nasıl tersine döndürülebilir?

18 Beğeni

“Bir çizgiyi yanlış mı çizdiniz ? o sizin çizginizdir artık ; onu doğrultarak düzeltemez ve değiştiremezsiniz . Ancak bir başka yenisini çizersiniz .” demiş Özdemir Asaf.Spor kültürü gelişmeden, eğitmenlerin elinden geçmiş sporcular olmadan profesyonel sporculuk anlamında iş zor. Amatör koşucular içinde eğlencesine koşanlar da , cut off’a takılanlarda olacak,sorun değil.Bence sorun, var olan birçok problem için ya sessiz kalıyor ya harekete geçmiyoruz.

Voleybol, basketbol, jimnastik dallarını düşünelim.Mahallemizde jimnastik salonu var, işyeri arkadaşımın çocuğu başka semtte ve o da orada gitmekte. Basketbol, voleybol okulları vs benzer şekilde neredeyse mahalle arasında yada okullarla iç içe …Jimnastikte, voleybolda olan ilgiyi işleyen iyi kötü bir sistem var.Biliyorsun milli maratoncumuza profesyonel koşuyu bıraktıran sistem neyi düzeltecek.

Hızlı koşmak için hızlı koşmalısınız sözündeki gibi - @spinodal yazısından mı okumuştum - dayanıklılık sporları icin de önce sporla iç olmalı, koşu kültürü, alışkanlığı meselesi.Bu koşturmaca ortamında - sınavlar, iş hayatı vs - buna kendini adayan yüzlerce/binlerce kişi vardır.Ama neden yüz binlerce değil?

Dilerseniz ultra koşu organizasyonları başlığında çoğu kişice kabul görmüş fikirler için koşu grupları, forum okuyucuları olarak birşeyleri değiştirebiliriz (kalabalık miyiz yoksa topluluk mu test edilir).

Ultra yarışı 1. bitirdiği halde birincilik kürsüsünden fotoğraf paylaşmayanlar da var, ben oldum diyen hamdır.
Arkadaşların fikirlerini, bakışlarını merakla beklemedeyim.

7 Beğeni

Mümin Bey bu iş uzun soluklu kültürel değişim ve bunun sağlanması için bir eğitim devriminden (abartmıyorum eğitimin düzelmesi için bu alanda devrim gerekiyor) geçiyor artık ülkemizde. Basit öneriler, oluşumlar ile bu konularda ilerleme olabileceğine artık inanmıyorum.

Okulda beden eğitimi derslerinde atletizm öğrenmedik. Bol bol halk oyunları oynayan nesiliz biz. Koşuya kilo veya stres sebebiyle 30’lu yaşlarda başlarız. Bonkör ünvanlı beyaz yaka hayatında anlatacak hikayelerdir ancak yarışlar. Dolayısı ile işin profesyonel gelişim tarafını sadece hobi olarak görmek ve keyif odaklı ilerlemek mecburi bir durum olarak gelişir.

Diğer bir taraftan denetimsizlikten ve yetersiz cezalardan kaynaklı cüretkarlık belası var başımızda. Bir ülke düşünün ki herkes bir şey olabiliyor. Bunu teşvik eden bir yapı var. İki tane uzun mesafeli yarış koşan kişi antrenörüm diyebiliyor. Sorumluluk gibi bir değer /yaptırım yok. Eğitim ile bağdaştırmıyor kimse. Tecrübe evet iyidir gerçekten ama eğitimle birleşince başka olağanüstü bir şeye dönüşür. Bu dönüşümü sağlayacak insanlar mı az yoksa bunu arayan profil mi yok karar veremiyorum.

Kültür tarafında ise tepeden başlar bazı şeyler. Birileri yoldan geçecek diye 16 saat kala emirle yarış iptal edilen bir ülke burası. Hevesle bekleyen o kadar insan düşünülmeden.

Ayrıca organizatörlerin yaptıkları işi nereye kadar ideal, nereye kadar ticari gördükleri verdiğiniz cut-off örneği gibi konuları belirliyor. Cut-off göz korkutursa katılmaktan vazgeçme oranı ne olur?

Bu işin finansmanına hiç girmiyorum, ekonominin ve bu işleri geliştirmesi için umutlu olduğumuz genç nüfusun hali zaten ortada.

Yazdıklarınıza net cevaplar, öneriler verebildiğimi düşünmüyorum. Uzun zamandır foruma bir şeyler yazmamıştım ama konuyu okuyunca biraz ülkenin durumu ile ilgili endişelerim sizin yazdıklarınızda yer buldu diyelim.

Selamlar,

14 Beğeni

Benim kanımca bir çok konuda olduğu gibi bu meselede tek kelime ile bu.
Bu da en başta hem okul hem aile içi eğitimle bir kaç jenerasyonla yakalanabilecek bir durum.
Yeni okumaya başladığım “sisu’nun peşinde” kitabıyla fin halkının doğa sporlarını, bisikleti ve sıkıntılı durumlar karşısında hareket etme yeneteneklerini anlatıyor. Toplum olarak benimsediği, hayatın içine yerleştirdiği bir çok şeyi biz bireysel olarak sağlayamıyoruz sağladığımızda da sanki çok büyük bir iş başarmışız gibi davranıyoruz.
Sonuç olarak üzücü bir durum ama @cerkes in de dediği gibi olmayacak.
Diğer bir özelliğimiz de toplum olarak haset bireylerden oluşuyoruz, başarıdan çok başarısızlıktan, ayağa kalkmasındansa düşmesinden keyif alan, kısaca olumsuzluklarla beslenen bir mekanizma var şu an.

6 Beğeni

Büyük ölçekte, hepimizin söylediği gibi, tablo karamsar ve bizi edilgen bir konuma itiyor. Bu nedenle konuyu oluştururken ortak bir serzenişe dönüşme ihtimali, açıkçası beni tereddüte itmişti. Yine de değiştirilebilir koşullar üzerinde neler farklı yapılabilir diye aklımdan geçti.

Sadece şu an konuştuğumuz konu özelinde değil, birçok konuda insanlar ayrışmış, yalnız ve edilgen hissediyor. Bu, biraz yaşadığımız dönemin ve onun yarattığı koşulların istemsiz sonucu. Ama birçok araştırma ve çalışma kişilerin bu önkabulünün doğru olmadığını gösteriyor. Belirli bir ivme oluşana kadar, o fikri benimseyen kümeler beklemeyi tercih ediyorlar.

Bizler de topluluk olarak (koşu tayfası) belki kimi şeyleri olumsuz yönde besliyoruzdur ve de olumlu olanları güdük bırakıyoruzdur, bunları konuşmak niyetindeydim.

4 Beğeni

Mümin Bey konu olarak güzel bir konuya değinmişsiniz. Alıntı yaptığım kısım da bence işin özeti. Maalesef yaşadığımız ülkede spor öncelikli konular arasında değil, herkes çocuğunun doktor, avukat, diş hekimi vs. gibi dışarıdan prestijli ve çok kazanan görünen meslekleri yapmasını istiyor. Çocuğu ille spor yapacaksa da futbolcu olsun da iyi kazanır mantığında oluyoruz maalesef. Bu yüzden de artık ilçelerde bile hukuk fakülteleri, tıp fakülteleri açıldı. Çok küçük ilçelerde bile bakanlık tarafından yapılan halı sahalar var ama atletizm adına, yüzme adına herhangi bir çalışma maalesef yok. Çok başarılı atletler yetiştiren, yurt dışında dahi başarılar elde eden bir atletizm hocamız var tanıdığım ama bildiğim kadarıyla desteğin çoğunu yerel iş insanlarından karşılıyor. Başarılı olduğunda ise yerel yöneticiler fotoğraf çekimi için makamına davet ediyor.
Kendi adıma bu düzeni değiştirmek için para kazanma amacı kesinlikle gütmeden gönüllü olarak bir koşu organizasyonunda görev aldım ve çalıştım. Burada amacımız bulunduğumuz çevrede en azından 15-20 kişiyi etkilesek gibi küçük bir hedefti aslında. Bu işi yaparken de türlü türlü sorunlarla uğraşıyoruz, organizatörlere bu yüzden bakış açım değişti. Türkiye’de futbol dışında bir branşta birşeyler ortaya koymak gerçekten çok zor. Forumda bahsedilen, 16 saat kala iptal olan Kadıköy koşusu buna güzel bir örnek aslında.
Strava dışında sosyal medya kullanmayan ve sevmeyen biriyim ama spor yapanların, cutoff sınırında da olsa yarış bitirip paylaşanların birilerini etkileme ihtimali olması beni sevindiriyor. Cutoff sürelerinin uzun olması, yaş aralığının az olması ile kürsü ihtimalinin fazla olması bence pozitif etki eder buradaki kaygılara. Örneğin cutoff sınırında da olsa yarış bitiren, hatta bu şekilde kürsü yapmış 60+ yaş birinin torunu dedesini, büyükannesini örnek alarak elit sporcu olabilir.

Kısa bir not: Siyasi parti mitinglerinde bir telefonla 3-4 kamyon şise su gönderen bir marka Kyzikos Ultra için 1 kamyon bile etmeyen su isteğime; biz bu tarz işlere girmiyoruz cevabı verdi.

6 Beğeni

Bu konuda yıllardır bir şeyler yapmaya çalışan biri olarak prensibim şu; doğruyu yapmaya çalış, bilgini, deneyimini ve doğru olduğunu düşündüğün şeyleri paylaş, paylaşacaklara ortam sağla, insanları motive etmek için elinden geleni yap, gerisi kontrolünde olmayan şeyler. Bunları yaparken kendinden veriyorsun -zaman, enerji, para- ama hayat böyle daha iyiye gidiyor sanırım, aldığın kadar sen de geri vermeye çalışıyorsun. Bu konu başlığında yazılanları düşünenler, haklı bulanlar da bence böyle yapmalılar. Ülkede gördüğüm en büyük sorun kısa yoldan gidenleri gördükçe insanların ‘ben eneyi miyim, ben neden uzun yoldan gidiyorum’ düşüncesine kapılması. Doğrudan, iyiden ve saygın olandan bu kadar hızlı vazgeçmemeli insan. 'Benim memurum işini bilir’le mi başladı yoksa kültürün derinliklerinde mi var bilmiyorum ama durum böyle. Nasıl uzun mesafe koşmak için zorluğa acıya dayanıyorsak her konuda bu şekilde davranmalıyız. Hep söylüyorum, yaşlı amca gibi oldum ama, telik hedefler peşinde koşmaktansa atelik hedefler belirlemeli. Başaramazsan bile yolunda uğraşırken ölürsün diyorum kendime.

Bu konuda da şunu anımsatmak istiyorum (2014’te yazmışız :open_mouth: ). Yeniden gündeme gelsin, insanlar okusun, daha iyisi ortaya konsun, yenisini, daha iyisini paylaşalım.

16 Beğeni

Sanırım öncelikle ultramaratonlar başta olmak üzere ülkemizdeki dayanıklılık sporları geçmişinin son derece kısa olduğunu kabul ederek başlamamız gerek. Amerika’dan ya da Batı Avrupa’dan örnekler vermek kolay ve bunu yapmanın pek bir anlamı yok. Ama çeşitli şekillerde etkileşim içinde olduğumuz Balkanlar, Doğu Avrupa ve Ege’nin hemen öbür tarafındaki sınır komşumuzda 1980’lerden beri yapılan organizasyonlardan uzun yıllarca hiç etkilenmemiş olmamız son derece ilginç ve düşündürücü. Bu ülkede tek etaplı ilk ultramaratonun 50K olarak ancak 2011 Eylül’ünde yapıldığını unutmamamız gerek.

Bir toplumda herhangi bir konuda bir kültürün yerleşmesi için toplumun kendisiyle özdeşleştirebileceği ve örnek alabileceği pozitif rol modellerin olması gerekir. Bilimden sanata ve spora kadar hemen her alanda bence en önemli kriterlerin başında bu gelir. Benim yaşlarıma yakın olanlar, çocukluklarında Mehmet Terzi, Ahmet Altun, Mehmet Yurdadön gibi isimleri spor haberlerinde duyarak büyüdüler. Bu isimler kendi alanlarında başarılı olsalar ve maraton sporunun ismini duyursalar da toplumun geniş kesimi üzerinde rol model olabildiklerini söylemek zor. Çünkü onlar birer profesyonel atletti ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan “normal” insanların sahip olmadığı birçok avantajları vardı. Bu kişilere bakıp “onların zaten işi bu” demek kolaydı.

Eğer biz çocukken apartman komşumuz ya da arkadaşımızın annesi babası maraton koşuyor olsaydı, ya da bu tür “sıradan” insanların böyle işler yapabildğini bilseydik o zaman beynimiz bu bahaneleri ileri süremezdi. Bunlar işi gücü olan normal insanlar, onlar yapıyorsa ben de yapabilirim, düşüncesi hakim olurdu. Bu da kıskançlık ve diğerlerini aşağı çekme noktasına gelmedikten sonra aslında sağlıklı bir şeydir. İnsanlık tarihindeki tüm ilerlemeler herkesin zaten var olan inşaata bir tuğla daha eklemesi ile olmuştur. (“Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir” - Newton).

Ne yapabiliriz sorusu da bence bunun içinde saklı. Dayanıklılık sporlarının her anlamda çok uzun süreye yayılmış bir kararlılık, disiplin ve azim gerektirdiğini düşününce, bunların son yıllardaki yozlaşan kültüre ve kestirme yolların prim yapması gibi trendlere ne kadar ters olduğunu görmek kolay. Bu sebeple yapılabilecek en iyi şey kendi çevrenizi bu yozlaşmadan olabildiğince korumaya çalışmak ve bunun uzun vadede bir domino etkisi göstermesini ummak olabilir. Bu yüzden yapılabilecek en iyi şey herkesin işini elinden geldiğince doğru ve iyi şekilde yapmaya çalışması olabilir. Bu şekilde en azından kendi ailenizi ve yakın çevrenizi pozitif anlamda etkileyebiliyorsunuz. Böylece onlar da kendi yaptıkları şeyi daha iyi yapmaya çalışıyorlar ve bu da geri dönüp sizi pozitif etkiliyor. Yani yine bir fanus içindesiniz belki ama böylece en azından mikro ölçekte bir değişim sağlıyorsunuz.

21 Beğeni

Ve “umarım sayı artar” der koşucu🙂
(Okumak keyifli o yazıyı)

5 Beğeni


Bilim bize diyor ki geç özelleşen branşlarda üstteki yolu takip et. Bunu çocukluktan itibaren kademeli olarak uygula. Ancak ilerleyen yaşlarındaki kişiler için ise farklı varyasyonlar olabilir ancak doğal yetenekleri yoksa direk 7. maddeye geç.

Biz ise tam üstteki paragrafı uygulayıp daracık çerçevede dönüp duruyoruz. Açıkçası uzun süredir forumda yazmamanın temel sebebi hemen herkesin tablodaki 6. maddeden başlamak istemesi. Sadece kazanmak için antrenman yapmak. İlk 10 km sonrası 100 km hedeflemek ve bunu doğal kabul etmek. Kimse antrenman yapmak için antrenman yapmayı kabul etmiyor. Kimse uzun vadeli gelişim düşünmüyor. Bedensel uygunluk, kilo, beslenme, uyku, uzun süreli planlama diye bir şey yok. Ömür boyu sağlıklı olayım önce sağlık sonra koşu diyen yok. Açılan başlıkların yarısı falanca seçme sınavına 4 haftam var ne yapayım ile '‘Cut-off’‘da bitirilen ama destanlar yazılan yarış raporları. Adı yarış olan bir aktiviteye yarış için gidilir. Ancak yarışamıyorsan da bir etkinlik veya eğlence için de pek tabii gidilir ama bunu destanlaştırmak bana garip geliyor. Eğer bir yarışta katılan yoksa pek tabii ki katılanın en doğal başarısıdır yaş grubu derecesi katılma cesareti göstermiştir zira ama bunu göklere çıkarmak garip. Bunun temeli ‘hocam bu ders gerçek hayatta ne işimize yarayacak’’ ile atılıyor günümüzde kısa yoldan zengin olmak ile devam ediyor. Herkes en kısa sürede başarı istiyor ama koşu bunu sakatlıkla şahane cevaplar.
“Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden , rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.” Mustafa Kemal ATATÜRK
Hırsların hayatları kontrol etmemesi dileklerimle.

12 Beğeni

Bu konuda @aykutc ve @spinodal yorumlarına katılıyorum. Bizim en iyi yapacağımız şey doğruyu yapmak olacaktır. Ben koşuya ilk başladığımda o kadar cahilce ve salakça hatalar yaptım ki, bazılarını burada da raporlarda yazdım:) gerçekten şimdi düşününce gülüyorum. Yinede burada eleştiri yaparken bence apartman yöneticiliği yapan emekli albay kıvamında, hat hut diye insaları empatiden yoksun eleştirirsek insanları koşudan soğuturuz diye düşünüyorum. Herkes aynı şartlar altında hazırlanmıyor ya da hazırlanamıyor. Herkesin doğru bilgiye ulaşacak aynı bollukta zamanı ve aynı ortamı olmayabilir. Ben kendimden biliyorum, pandemi başlangıcına kadar katıldığım bütün yarışlara cahilce hazırlanıp cahilce bitirdim. Ama bu şekilde de bir çok şey öğrendim. Keşke daha acısız yoldan öğrenseydim ama bu durumdan da çok şikayet etmiyorum. Pandemi ile birlikte mert ve aykut abinin blog yazılarını yeniden defalarca okudum. Buradaki eski yazılan yarış raporlarını da öyle. Podcastleri tekrar tekrar dinledim. Burası benim için forumdan çok sözlük gibi oldu. Koşu sözlüğü:) Bu vesile ile farkında olmadan bana bu konuda destek veren arkadaşlara da çok teşekkür ederim. Bitti her şeyi öğrendim mi? Tabii ki hayır, hiç bir zaman da bitmeyecek. Bu konuda farklı düşünenlere zaten diyecek bir şey yok:)

Diğer bir konu olan, cut off sürelerine yakın bitirilen koşucularla ilgili bazı eleştirileri biraz ağır buldum. Arkadaşlar bilenler vardır amerikada western states 100 endurance yarışında golden hour denilen bir gelenek var. (Doğru bir cümle oldu mu bilmiyorum ama) yani yarışın son bir saatinde tamamlayan koşuculara daha bir destek daha bir farklı bakılınılan gelenek. Ben bu videoları izlediğimde tüylerim diken diken oluyor her defasında. Beni bu dünyaya çeken sınırlarda verilen bu mücadele. İlk cahilce gittiğim tahtalı run to sky yarışında yaşadıklarımı hala aklımda. Arkadaşlarım arada bir anlatsana nasıl ağlamıştın neler yaşamıştım diye sorarlar ara ara :)) herkes aynı yoldan aynı hedefe varamıyor ne yazık ki. Önemli olan doğru üslupla destek vermek bence. Destek veremiyorsak da köstek olmayalım.

Diğer bir konu olan, burada yapılan işte hemen kendini antrenör ilan eden tiplere yapılan eleştirilere sonuna kadar katılıyorum. Şaşıracak bir şey değil ne yazık ki, yoldan çevirdiğin iki kişiden birinin yoga eğitmeni olduğunu iddaa ettiği bir ülkede, koşu piyasası daha temiz bir durumda şu an :))

19 Beğeni

Sevgili mümin ,
Yazını baştan sona kadar okudum,
Bir çok noktasında haklısın ve maalesef durum bu şekilde…. Bazı noktalarda tartışılacak konular var maalesef fakat bu bile bir şeyleri değiştirmeye yetmeyecek…!
Yazılan yorumları da okudum hemen hemen herkes olaylara vakıf yorumlar yapmış, bir çok arkadaşı da tanıyorum;
Kah sosyal medyadan , kah yarışlardan…
Bu durum ile alakalı kim ne yapmış ya da elini taşın altına koymuş çok merak ediyorum doğrusu…
Öyle ve ya böyle bir milli atletin bir çift ayakkabı alabilmek için yazmadığı merci yazmadığı şahıs kalmıyor neredeyse.
Ha mesela sadece ayakkabı mı diyeceksiniz !?
Elbette değil…
mesele şu;
bazı mevkileri hak etmeyen insanların yönetmesi ve o mevkilerdeki gücü hak etmeyen insanların sövüşlemesi gibi adlandırabiliriz…
Ne sporculuğu ne de spora desteği zerre faydası olmayan şahsiyetlerin bu ülkede 3-5 sponsorları var ve bu günkü yazına destek verip o duruma tepki vermeyen onlarca koşucu güruh…
Şimdi diyenler olabilir ;
eee biz ne yapalım ??
Söyleyeyim…;
En azından orasını burasını gösterip ya da sosyal medya maymunluğu ile piyasa da sponsor bırakmayanlara her platformda tepki göstermeniz ve ;

  • efendim sizin ne başarınız ya da spora katkınız var ki sizi takip edip sizin söylediklerinizi dikkate alalım,
    demesi gibi…!!
    Herkesin bir şekilde bir yorumu var ise benimde bu şekildedir …
    -Haaa utmb yarışlarında Türk elit atlet daveti görebilmemiz için önce bu bedenin kanını emen vampirlerden kurtulmamız ve bir sporcu bir sporcudur diyip elimizden gelen bir mücadelenin öncüsü olmalıyız…!
    Herkes kimin ne olduğunu biliyor fakat o benim arkadaşımdır üzülmesin bu senin arkadaşındır alınmasın mantığı ile koluna 10 bn TL’lik saati geçirip ayağına 2 bn tl’lik ayakkabıyı giyeni spor elçisi ya da hocası ilan ediyoruz…
  • neyse Kardeşim kalemine sağlık olsun,
    Bir hatamız olduysa affola… :wave:t3::wave:t3:
4 Beğeni

Hocam bende naif dille ifade etmiyorum , yazarken tansiyon ölçüm pek belli olmaz :relaxed::relaxed:

  • fakat elden ne gelir , anca böyle ufak dokunuşlar…
    Saygılarımla :wave:t3::+1:t2:
1 Beğeni

Bu konuya önem verdiğimden olsa gerek koşarken düşünüyorum birkaç gündür. Aklıma gelen bir iki konuyu yazayım istedim tartışma, düşünme durmasın diye:

  • İlki şu kısım üzerine:

Bir dönem yöneticilik yaptım. Üst yönetimden işe geliş-gidiş saatlerine dikkat edilmesi konusunda uyarılar geliyordu (eski yıllar tabii ki, o zaman da şimdi de yanlış olduğunu düşündüğüm bir uygulama ama bu konumuz dışında). Ben de ekibimi topluyor bu konuyu onlara iletiyordum. Bu şekilde ne kadar aktarım yaparsam yapayım değişiklik olmuyordu. Konuyu araştırmaya karar verdim. Okuduklarımdan ulaştığım sonuç şuydu: bu tip konuları tüm ekibi toplayıp aktarmak yanlış, çünkü zaten dikkat edenler bu uyarıya da dikkat ediyor, umursamayanlar umursamamaya devam ediyordu. Hatta dikkat edenlerde daha fazla gerginlik yarattığından negatif etkisi oluyor.

Yani demem o ki bu tip şeyleri asıl duyması gereken dikkat etmesi gereken duymuyor, duysa da algılamıyor. Önemseyen dinliyor, düşünüyor, kendine daha da fazla çekidüzen veriyor. Hatta biraz geriliyor, belki olaydan soğuyor.

Mesela bazıları, acaba bu koyunun olmadığı yerdeki keçilerden biri ben miyim diye düşünmüştür, sıkıntı yapmıştır, belki orada burada yazmaktan konuşmaktan vazgeçer.

  • İkinci düşündüğüm de Sania Sorokin oldu.

Biz kendimizi fanus içinde diye düşünüyoruz ama uğraştığımız konunun kendisi zaten küçücük bir fanus. Adam imkansız denilen 24 saat dünya rekorunu kırdı, Kouros’u geçti dünyanın kundurasından çivi düştü sanki. Şöyle bir iki habercik sonra iki gün bile sürmedi. Anlatılamayan, kavranamayan bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, insanların ilgi duyması üzerine düşünmesi çok zor. Ayın dünyaya en çok yaklaştığı bir dönemde Urfa’da bir sokak röportajında amcaya sordular, sizce ay ne kadar uzak diye. Amca şöyle uzun uzun baktı aya, düşündü düşündü ve 5 kilometre vardır dedi. Güneş 150 milyon km uzakta diyoruz ya, anladığımızı sanıyoruz, ama bizim için 10 bin hadi bilemedin 100 bin km’den sonrası kısaca ‘uzak’. Muhayyilemiz almıyor. Bizim uğraştığımız işler de bunun gibi, dışındaki insanlar için sadece ‘uzun ve sıkıcı’.

  • Düşündüğüm ve atlamak istemediğim bir şey de yukarıdaki yorumalarda bazı kişilerin @mgunes’in şu yorumunu yanlış anladıklarını fark etmem:

Burada cut-off süresini ancak tutturup bitirebilenler eleştirilmiyor bence. Katılımın azlığının ve bu katılım azlığından dolayı elde edilen derecelerle gereğinden çok övünülmesi eleştiriliyor. Sanmıyorum ki bu forumda birisi cut-off süresini ancak tutturabildiği için birini eleştirsin. O golden hourları, son anda gelenlerin karşılanmasını hepimiz çok seviyor ve takdir ediyoruz.

Ben de cut-off sürelerinin aşırı rahat olmasını doğru bulmuyorum. Dünya genelinde nasılsa öyle olmalı. Biraz çaba olmalı işin içinde. Zaten ancak o zaman o golden hour anlamlı oluyor. 30 saat değil de 40 saat olsa değeri daha düşük olmaz mı?

Böyle işte. Düşündükçe, aklıma bir şeyler geldikçe yazarım herhalde.

Herkese iyi antrenmanlar.

12 Beğeni

Fanusu en dar koşuculardanım.!
Koşmak benim için bir yolculuk…
Bir yere varıp varmamam önemli değil,
değerli olan bu yolculuk esnasında ögrendiklerim
tanıdığım değerli koşucu arkadaşlarım aklıma hayalime gelmeyen yerler
yepyeni bir dünya…
Koşmak bir meydan okuma,
kendime ve herkese…
Koşmayı sevmek fakat gerçekten sevmek yeterli bence…
Koşularda zamana takıldım,
bitiremediğim yarışlarda oldu,
Dersimizi alıp önümüze bakma zamanı…
ASLA GERİYE BAKMA.!

6 Beğeni

Yazının ilk gecesinde;
“Tüm organizasyonların puanlanabildiği, koşucuların sağlık, mesafe,süre değerlerinin merkezi olarak tutulduğu bir uygulama/yazılım aklıma” geldi.

Belirli kademe koşmayanın çok daha zorlu yarışına müsade edilmediği (sağlık nedeniyle), belirli zorluk derecesi koşudan sonra kısa sürede benzer zorlu yarışa izin verilmediği (sağlık nedeniyle), organizasyonda TAF’da koşu gruplarında fikir alışverişi ve eylemlerin olduğu bir yapı için ne yapılabilir ?

Hepimiz farklı noktalardan bakıyoruz, güzel olanı da bu.(sadece bir kez koştuğum yarımaratonu 210 kişi arasında 200lerde bitiren biri olarak, dayanıklılık alanı içinde olmayıp sorundan rahatsız oldum, sinirlendim.Sürekli koşanlar, yarışlara katılanlar nasıl sakin kalabiliyorsunuz, buna hayranım.Tebrikler)
Not: İnebolu’dan Ankara’ya uzanan istiklal yolu (344km) Cumhuriyetimizin 100. yılında sizce koşulur mu?Yada Bisikletle geçilir mi?Bunun için TAF mı, ultra organizasyonda tecrübeli oluşumlar mı öncü olmalı?

2 Beğeni

Güzel bir düşünce akışı olmuş. Özellikle küçük ve kapalı gruplarda, zamanla birlikte, refleksler çok yerleşik olabiliyor. Özellikle kaygılı olan bireyler, uyarı veya negatif öğeler içeren geribildirimden daha olumsuz etkileniyor. Duyarsız olanlar da neredeyse hiç etkilenmiyor. Ama geniş ölçekli, birbiri ile direk teması olmayan ve ileri derecede heterojen gruplarda dinamikler çok çok farklı olabiliyor. Misal yeni başlayan biri sizin gibi tecrübeli koşucuların (@spinodal , @aykutc , @Serdar ) söylediğini, yaptığını çok yüksek perdeden algılayabilir veya modelleyebilir. Kimileri de belki hiç etkilenmeyecektir. Etkileşimsiz grubu bir kenara bırakırsak, diğer gruptaki her olumlu değişim, bir kişi bile olsa, bence, kazanımdır. Toplumsal veya büyük çaplı değişimlerin ilk ayağını hep bireysel dönüşümün oluşturduğu fikrine sığınıyorum. Bu bağlamda da doğru olduğuna inandığımız bilgiyi yaymak, soru sormak, soru işaretleri oluşturmak içgörü kazanmak ve kazandırmak adına mühim diye bakıyorum. Bugün ortaya atılmış bir soru, geçiştirilmiş gibi görünse de, vakti geldiğinde, uygun koşullar altında mutlaka yeşerecektir.

Bir diğer dikkat çekmek istediğim konu da @Mstfa_gio dediği gibi sosyal medya kısmı. Doğru örnek teşkil etsek bile, bazen bu eylemin bire birde etki gücü düşük kalabiliyor. İnsanlararası iletişim modelleri dramatik bir biçimde değişti. Bireylerin öncelikleri de… Eskiden, itibar, ağır adımlar ile uzun vadede inşa edilirken şu an herkes iki dakikada, hiçbir dayanağı olmadan yükselmek ve el üstünde tutulmak istiyor. Bunun için de her yöntemi deniyor. Misal 100 mil koşusuna gidecek bir sporcu destek bulamazken, koşarken saçı hiç bozulmamış bir influencer beş farklı markadan destek alıyor. Marka tabi ki işin ticari ve tanıtım kısmında. Kaç kişiye ulaşırım, ne kadar fazla satarım, nasıl daha değerimi arttırırım diye bakıyor. Acaba neleri olumsuz teşvik ediyoruz diye sesli düşünürken aklımdan geçen başlıklardan biri de buydu. Çünkü Influencer’ın o markadan istediğini alabilmesi için topluluğun büyük bir kısmının desteği ve beğenisine ihtiyacı var. İlginçtir, öyle ya da böyle, birçok eleştiren kişi bile ‘‘bu grupları’’ beğenisi ile besliyor. Biri semirince de ister istemez diğeri aç kalıyor.

Dayanıklılık sporlarının ülkemizdeki mazisi çok eski değil, haliyle yüksek beklenti içerisinde olmamak gerek, doğru. Ama… Gerek kültürel özellikler gerek de kurumsal ve maddi sınırlamalar nedeniyle mazisi olan alanlarda da dünya çapındaki varlığımız ortada. Bugüne kadar herhangi bir spor dalında elde edilen başarıların ardında hep bireysel gayretler var.

‘‘Practice makes perfect!’’ Aslında değil. Bir şeyi yanlış bir biçimde bin kere de yapsanız, sonuç yine yanlış olur. Hele ki kendi eylemini sorgulamayan bir arka plan ile sonsuza kadar yanlış olarak devam eder. Bu nedenle sorular önemli. Cut-off süreleri ile ilgili kısmı aslında tekrar açıklamak istemedim. Çünkü yazılanlar orada, açık ve rasyonel düzlemde. İkircikli bir yapısı yok. Cut-off sınırında bitiren bir sporcu, hele ki bu süre gereğinden de uzunsa, kürsüye çıkıp bununla böbürleniyorsa, kusura bakmayın ama burada çok ciddi bir sorun var.

Cut-off süresinde bitiren bir sporcuyu alkışlamak, çabaya övgüdür. Yaptığımız sporun temelini oluşturuyor. Bununla ilgili zaten bir yerde ne bir eleştiri var ne buna bir atıf.

Bir yandan ne dediğimize, ne söylediğimize bin bir şekilde dikkat ederek, ne çözüm üretebiliriz üzerine kafa yorarken ilginç mi ilginç şeyler de olmuyor değil. Konunun bütünlüğüne uymayan, yapıcı bir katkı sağlamayan, tamam da Allah aşkına bunun konumuzla ne ilgisi var ki dedirten, bireysel duygu yüklü cümleler.

8 Beğeni

Aslında epey farklı konularda farklı fikirler paylaşılmış.

Eğer konu neden başarılı sporcu yetişmiyorsa bunu en güzel eğitim çağındaki çocuğuna spor yaptırmaya çalışan ebeveynler -ben de onlardan biriyim- anlatabilir. Mevcut eğitim sisteminde sporun ‘S’ si yok. Tamamen ailenin bireysel çabası, fedakarlığı ve taşıma sistemle çocuklara spor eğitimi verilebiliyor. Bunun içinde ailenin ayıracak vakti ve maddi imkanı olması gerekli. Bu sistemde başarılı bir sporcu olabilen çocuklar bence “Neo” gibi bir anamoli. Yani sistem hatası. Normal şartlarda başarılı olmamaları gerekir.

Eğer konu neden başarılı dayanıklılık sporcumuz yok ise sebeblerden biri yukarda yazıldığı gibi dayanıklılık sporlarının geçmişinin ülkemizde olmaması. Daha çok yeni. Doğru. Fakat bence bir diğer sebeb ise vizyon eksikliği. Ben tanıdığımız bildiğimiz ultra koşucuları içerisinde UTWT serisinde -şimdi eski süksesi yok ama hala çok önemli bir organizasyon- ilk 10’a girecek koşucular olduğuna inanıyorum. Fakat sponsorları olanlar dahil ben hiç birinde böyle bir çaba, vizyon görmedim. UTWT sıralamasında ilk 3 yapın bakın o zaman size sponsor geliyor mu gelmiyor mu?

Eğer konu sosyal medya fenomenliği -maymunluğu diyen de çok- ve sponsor ilişkisi ise; evet ben de bundan çok rahatsız oluyorum. Ürettikleri içerikleri beğenip takip ettiklerim de var ama çoğunu takip etmiyorum. Kalitesizlik her yerde var. Bu konuda sponsorları suçlamak yapılacak en son şey bence. Sponsor bulmayı hak ettiğini düşünenler önce kendilerini sorgulamalı, nerede hata yaptıklarını bulmalı. Misal podcast’e konuk olan meşhur maratoncumuzun instagram paylaşımları beni aşırı rahatsız etmiş ve takibi bırakmıştım. Yorum, öneri isteyen takipçilerine, “Ironman yapmayın, ultra mesafe koşmayın, çok uzun, çok yorucu” diyen birinin sponsor bulamamasına ben çok şaşırmadım mesela.

Mesele kurt’un olmadığı yerde çelebi olup yaptığı kürsüler ile aşırı böbürlenenler ise onlar için bence yapabilecek pek bir şeyimiz yok. Tamamen karakter meselesi. O kişiler hayatlarının tamamında benzer davranışlarıı gösteriyordur. Görmezden gelip arkadaşlık etmezsin ancak. Misal ben iki kere orta mesafe, bir kere de uzun mesafe triatlon bitirdim. Bana triatlon yapıyor musun diye sorduklarında ıkına sıkıla “yapıyorum işte biraz” diyebiliyorum ancak. Bitirdiğim yarışları söyleyince herkes bir “wow” yapıyor. Lakin benim kendimi triatlet olarak nitelendirmem mümkün değil. Ben daha doğru düzgün yüzmeyi bilmiyorum. Şimdi 9 yaşındaki kızımla aynı yüzme derslerine gidiyorum ki usulüne uygun yüzebileyim. Bisikletin üzerinde zor duruyorum. Eğer düşmezsem bitiriyorum işte. Bu durumda nasıl ben triatletim diyebilirim. Bu tamamen karakter meselesi.

Eğer mesele cut-off süreleri ise kesinlikle kısaltılmasına karşıyım. Zaten amacımız ultra mesafeleri deneyen sayısını arttırmak ise katılımcılara biraz konfor alanı sağlamakta yanlış bir şey yok. Her cutoff sınırında bitirip kürsü yapan böbürlenmiyor merak etmeyin. Onların çocukları akrabaları görüp onlara öykünüyor. Kısa zamanda sonuçlarını belki göremeyeceğiz ama orta-uzun vadede mutlaka olumlu gelişmeler olacaktır

Herkese iyi koşular, antrenmanlar dilerim :blush:

13 Beğeni

Tarihsel olarak “savaşçı” bir millet olarak olarak tanımlanıyoruz. Bu savaşçılar nesiller boyu yürüdüler (belki de koştular); adı spor olarak konulmamış olsa da dayanıklılık konusunda ciddi bir tarihsel ve zihinsel birikimimiz olduğunu düşünüyorum. Ezcümle mazisi var ama adı farklıydı :slight_smile:

Yaşamak için masabaşı ve bant başı işlerde çalışma dönemi başlayınca, işten uzaklaşmanın en ekonomik yolu olan spor yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladı. Daha sonra spor yapmak kadar spora bakmanın (seyretmenin) da keyifli olduğu keşfedildi ve ilk bilet orada kesildi. Seyir zevki en yüksek olan sporlar (mesela futbol) ilk zenginleşenlerdi.

Atletizm sporun anasıydı ama anneler taş yesin, yarımşardan beş yesin tadında koşu en son parayı bulan branşlardan oldu. Hatta günümüzde seyircisinden çok sporcusu üzerinden şirketlerin para kazandığı bir spor haline geldi.

Ben koşmaya 2010 yılında başladım, kişisel gözlemim o günden bugüne kadar koşu ile ilgili her şeyin çoğaldığı yönünde. Koşan insan sayısı, yarış sayısı, antrenör sayısı, bu işe yatırım yapan marka sayısı vb. geçmişe göre ciddi arttı. Ben gelecekten ümitliyim, toksik koşucular/yarışlar/bilgiler mutlaka olacaktır ama bunun karşısında sabırla bu yola sağlam taşlar döşeyen insanlar/organizasyonlar/fikirler ayakta kalacaktır.

Bence bu fanusun camını kadınlar çatlatmıştır ve koşuya olan ilginin, koşu kültürünün tüm topluma yayılmasının anahtarıda kadınlardadır.

6 Beğeni