Aklımdan şu çakmak çıkmıyor. Zorunlu malzeme diye okuduğumda dışımdan gülmüştüm oysa. Şimdi ise benim dayanma gücüm oldu.
Bir yaz ortası sakin gününde bile ateş yakmayı beceremem ki ben aslında. Şiddetli fırtınada neredeyse hiç şansımın olmadığı geliyor aklıma. Bastırıyorum düşüncelerimi.
-Kes sesini be. Mecbur kaldığında bir yolunu bulursun.
Ya o çakmak da olmasaydı yanımda. Terk eder miydim acaba 57’nci km’de.
Ederdim herhalde. Yola çıkarken sığınacak bir alan, tutunacak bir dal olmuştu bana.
Şimdi güneş karşı dağların ardında kaybolup, araziyi dağların gölgesi kapladığında soğuk artık dayanılmaz oldu. Mübarek fırtına ise hiç dinmek bilmedi. Üstümden nehir gibi akıyor, ürettiğim bütün ısıyı çekip götürüyor.
Dün ne kadar güzel bir hava vardı oysa. Akşam 19:00 gibi yarış alanına gelip kitimi alırken üstümde ceket bile yoktu. Namık Kemal Öner, Harun Türk ve Zeki Holacı, hep birlikte açık havada sohbet etmiştik.
Sabah 04:30’da yarış başladığında da soğuk belirtisi görmemiştim.
İlk 25 km, ciddi bir irtifa alınmayan, düz yol koşusu gibi. İlk istasyon olan Duraliler, 9,5 km mesafede. Yol pek teknik değil. 54 dakikada varıyorum. Yükselme ise sadece 25 metre.
İkinci istasyon olan Doyran ise 23’üncü km’de. 250 metre daha rakım aldık. Vardığımda toplam sürem 2 saat 21 dakika. Tek ilginç olan, belimize kadar yükselen bir su geçişi.
Sanılanın aksine hiç zor değil buz gibi sudan geçmek. Hatta ferahlatıcı etkisi var. Suda fazladan bekleyenler bile görüyorum. Islak giysi ve ayakkabılar 10-15 dakika içinde kuruyor. Hava hala güzel.
İrtifa artışı ve teknik alanlar bundan sonra başlıyor. 30’ncu km’deki Geyikbayırı İstasyonuna 400 metre daha tırmanarak, 3 saat 41 dakikada varıyorum.
Yolun sonrası hava aydınlandığı için daha kolay geçer diye düşünüyorum. Ancak asıl teknik parkur yeni başlıyor. Rüzgar da hızlanıyor. Saklıcennet istasyonu, 7 km mesafede. 750 metre daha tırmanış yapıyoruz. Rakım arttıkça hava soğuyor, rüzgar hızlanıyor.
5 saat 10 dakikada, toplam 1450 metre tırmanışla, 37’nci km’de Saklıcennet’e varıyorum. Rüzgar ve soğuk iliklerimize işliyor artık.
Feslikan Yaylasına doğru yola çıktığımda olayın ciddiyetini anlamaya başlıyorum. Rüzgar, elimizdeki batonları söküp almaya çalışıyor gibi bizi itip kakıyor. Rota da iyice teknik bir yapıya dönüyor.
Yaklaşık toplam 7 saatte, 7,5 km daha giderek ve 900 metre daha yükselerek öğlen saat 11:30 gibi Feslikan istasyonuna varıyorum. Rüzgar artık çok rahatsız edici.
Burada jel ve bar takviyesi yapıyorum. Tam yola çıkarken sertçe uyarıyorlar. Rüzgarlığımı da giyiyorum.
Aslında o anda uyarıyı çok ciddiye almamıştım. Biraz abartılı bulmuştum. Ancak daha 2 km gittiğimde, rüzgar tam bir fırtınaya dönüşüyor. Koca çöp konteynerleri yollarda sürünüyor. Öğlen saatine ve tüm katmanları giymeme rağmen titriyorum. Ortalık buz kesiyor.
Özellikle Kar Çukuru bölgesinden geçerken artık titremem, yürümeme bile engel olmaya başlıyor. Çevre arazi karlı olsa da, yollarda hiç kar yok, ancak yer yer buzlu kesimlere rastlıyorum.
Son kilometrelerdeki inişler ve düzlüklerde ısınmak için can havliyle koşarak ısınmaya çalışıyorum. Sonunda 9 saat 16 dakikada, saat öğlen 1’e doğru, 57’nci kilometrede, Saklıkent’e ulaşıyorum. Toplam irtifa 2900 metre.
Görevliler dahil herkes titriyor burada. Sıcak içecekler bitmiş. Biraz sıcak su içiyorum. Rüzgarın ortasında açıkta beklemenin imkanı yok. Bir çadır var ama onun içi de buz gibi.
57 K koşucuları sıcak bir bina içinde servis bekliyorlar. Bırakanlar da oraya alınıyor.
“İşte burası insanın direncinin denendiği yer” diyorum içimden. Aklım bana bu kadar soğukta bir aksilik yaşarsam hayati tehlike içinde olacağımı, burada bırakmanın daha akıllıca olduğunu söylüyor. Kalbim ise devam etmem için baskı yapıyor.
Çok zorda kalırsam alüminyum battaniyeyi kullanacağımı, çakmakla bir ateş yakacağımı falan düşünüyorum. Artık o rüzgarda neyi nasıl tutuşturacaksam…
İşe yarıyor. Kendimi dolduruşa getirmeyi başarıyorum. Bir kase soğuk makarnayı aceleyle bitirip hemen yola çıkıyorum.
Dönüşte hava artık dayanılmaz soğuk. Yolda karşılaştığım, selam veren dostlarımı bile tanıyamıyorum. Gözlerim şiddetli esintiden sulanıyor, önümü zor görüyorum. Zeki Holacıyı tanımak için yüzündeki maskeyi çıkarmam gerekiyor. Benden daha iyi giyinmiş. Elleri cebinde son kilometreleri gidiyor. Adının hakkını veriyor
Saat 15:30’dan sonra güneş dağların ardına çekiliyor. Ortam kutup dairesi sonbaharına dönüyor.
Aklım çakmakta hala. Soğuğa dayanmak gittikçe zorlaşıyor. Artık gerçeği de kabul ediyorum. Benim ateş yakmamın hiç bir mümkünü yok.
Aklıma Jack London’ın “To Build a Fire” ( Ateş Yakmak) kitabından sahneler geliyor.
Acımasız soğukla mücadele ederken, onu canlı tutacak olan tek şeyin bir ateş yakmak olduğunu bilen adam, bir türlü yakamıyor. Yanındaki köpek ona şaşkın bakıyor. Çaba gösteren ise artık adamın kendisi değil, içindeki ölmek istemeyen hayat.
Sonunda küçük bir aleve ulaştığında ise bunu hatalı bir yerde yaptığı için, ağaçtan düşen bir kar parçası, ateşi söndürüyor. Artık donmuş olan elleri ile yenisini yakması mümkün değil. Güzel tarif etmişti yazar.
“Ellerini arayıp, iki yanda sallandıklarını gördü. İnsanın ellerini bulmak için gözlerini kullanmak zorunda olması garibine gitti.”
“Bunaltıcı bir ölüm korkusu sardı adamı. Hayatın ne kadar kısa olduğunu ve ölüme donarak, uyuyarak varmanın, güzel bir fikir olduğunu düşündü. İşin daha iyisi, sadece hayattakiler acı duyardı.”
Aklımdaki düşünceleri kovuyorum. Burası kutup bölgesi kadar soğuk değil. Zaten ben de yapayalnız değilim, ne zaman istesem yola çıkıp yardım çağırabilirim.
Ama bunu yapmam. Yapamam. İşte bu asıl sorunum bu benim. Salakça bir inadım var.
İnsanoğlu soğukla mücadele edebilir ama, ancak uygun ekipmanla. Oysa üstümdeki giysiler bu kadar soğuk bir havaya uygun değil. Daha uyumlu giyinmeliydim.
Jack London geliyor yine aklıma.
“Bir dakika öncesinin kuvvetli, doğanın gücüne boyun eğdirmekle övünen adamı, şimdi o güçlere karşı hayatta kalma mücadelesi veriyordu. İnsan her konuda kendinden fazla emin olmamalıydı.”
İşte benim de emin olmamam, kendime bu kadar güvenmemem gerekli. Sürekli dağ bana ders veriyor, sürekli bu dersi almıyorum. Neyime güveniyorum bilmiyorum ki. Bu soğukta benim yaştakilerin köşedeki markete gitmesi bile doğru değil.
Aklımda gelgitlerle sonunda yeniden Feslikan istasyonuna ulaşıyorum. Toplam 69 km oldu. Yükselme toplamı 3400 metreyi buldu. Ya, toplam 3100 olmayacak mıydı?.. Neyse…
İçecek olarak yine sadece sıcak su kalmış. Görevliler ellerinden gelen tüm imkanları kullanıyor, sıcak içecek yetiştirmeye çalışıyorlar. Küçük bir konteynerin içine sığışmış durumda ısınmaya çalışıyoruz.
Kendime gelmek için 30 dakikadan fazla kalıyorum burada. Sonunda cesaretimi toplayıp yeniden yola çıkıyorum.
Çıkışta zorlandığımız bu teknik parkur, inişte sanki daha da zorluyor. Alçaldıkça rüzgar hafifliyor ama, bir yandan da akşam ayazı yerleştiği için hava ısınmıyor. Hatta daha da soğuyor.
76’ncı km’deki Saklıcennet istasyonunda sadece çip kontrolü yaptırıyorum. 13 saat 23 dakika.
Az sonra hava kararıyor. Ara ara teknik geçişleri olan, ancak çoğunlukla yoldan gidilen son 11 km boyunca biraz daha iyiyim. Rüzgar ve soğuk, az da olsa fark etti.
Sonunda 14 saat 57 dakikada, 84,3 km giderek, Geyikbayırı’ndaki finiş alanına ulaşıyorum. Toplam rakım alma 3700 metre.
Buradaki drop bag içinde, üstümü değiştirmek için ayarladığım giysileri, üzerimdekileri çıkarmadan üstüme geçiriyorum. Köy kahvesinde beklerken Mahmut hocayla sohbet ediyoruz.
Kar çukurunda ısının eksi 13 ölçüldüğünü, o rüzgârda muhtemelen eksi 18-20 civarında hissedildiğini anlatıyor. Ben de o rüzgarda bile dayanan mükemmel işaretlemeler için teşekkür ediyorum.
Elimi ısıtmak için çay bardağını tuttuğumda, sağ elimin parmaklarının his kaybına uğradığını fark ediyorum. Batonu çantaya asmaya üşenip sağ elimde taşıdığımı hatırlıyorum. Metal elimin kalan ısısını da almış olmalı. Umarım uzun sürmez.
Otele döndüğümde duşa giriyorum. Az sonra anlıyorum, sıcak su sandığımın aslında soğuk su olduğunu. Musluk suyu bile bana sıcak geliyor.
Ertesi gün eve dönüyorum. Üzerimdeki yorgunluğu atmak için akşam sedanter takılıyorum. Bir film açıyorum öylesine. Yaşıtım George Clooney’i seyrediyorum. Hatta benden biraz genç. Tonton bir dedeye dönmüş. Güzel yaşlanmış ama, sonuçta bir ihtiyar olmuş.
Pek akıcı olmayan bir film. Yardımcısı rolündeki Adam Sandler sanki daha öne çıkmış gibi. İşin aslı, sıkıcı bir film. Yine de beni sonunda tuş etmeyi başarıyor. Film bittiğinde kamyondan düşmüşe dönüyorum.
Clooney kendini oynamış gibi sanki. Jay Kelly isimli bir megastarı canlandırıyor. Kariyerin sonuna yaklaşmış, bunun farkına varmış olan Jay Kelly rolünde.
Bir mola verip de kendisine dışarıdan baktığında, başarı için eşini, çocuklarını, arkadaşlarını bozuk para gibi harcamış biri olduğunu farketmiş bu megastar.
Çoğumuz gibi… Megastar olmasak da, kendi çapımızdaki başarılarımız için yaptıklarımız gibi…
Koca filmden bu ana fikir dışında, aklımda bir kaç sahne kalıyor sadece.
“Kendini mi oynuyorsun” diye soran genç kıza, “Kendin olmak ne kadar zor biliyor musun. Bir denesene” demesi.
Ödül törenine çağırdığı küskün babasının umursamayıp çekip giderken, onu uzaklara götüren taksinin peşinden nefes nefese koşması, yetişememesi. Arazinin ortasında yapayalnız kalması.
Ödül törenine çağırdığı hiç kimsenin, arkadaşlarının, babasının, kızlarının gelmemesi. Tek dostu olarak yanında kalan ve sadece kazandığının yüzde 15’ini vermesi nedeniyle arkadaşlığını sürdüren yardımcısının elini tutması.
Gerisi, herkesin aynı şeyleri seyredip farklı şeyleri hissetmesi. İçi beni, dışı seni yakar tarzı hızlı bir yaşam öyküsü.
Herkes bir şekilde tercihini kullanır. Ya gökyüzüne yükselip yalnız kalırsın, ya da yerlerde gezinirken sevdiklerinle birliktesindir. Jay, tercihini yapmış, yalnız kalmıştır.
Ödül töreninde kendi filmlerinden sahneler izlerken, ki buna hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçerken diyebiliriz, pişmanlıkla ağlamaya başlar. Halkın gözündeki megastar payesi, gerçekte zavallı birine aittir. Çünkü sevdikleriyle ilişkilerini yürütememiş, çocukları, arkadaşları ve ailesi ile yeterince ilgilenememiş, onlara zaman ayırmamıştır.
Filmin son sahnesi ise çok etkileyicidir.
Her sahnenin çekiminde, ne zaman “Mükemmel oldu Jay, yeterli artık, sahneyi bitiriyoruz” deseler, her seferinde “Bir kez daha baştan alabilir miyiz lütfen” diyerek bizi şaşırtmasına bir gönderme yapılır.
Son sahnede yaşlı gözlerle ekrana bakar, “Baştan alabilir miyiz” diye sorar. Gerçek hayatta ikinci şans olmadığını bildiğini belli eden bir ifadeyle…
Bu durumda her zaman yaptığımı yine yapıyorum. Filmin başını yeniden izliyorum. Çekimi biten set işçisinin söylediğini kaçırdığımı fark ediyorum.
“Bir gün elbet herkes son filminde çalışacak, ışıklar sönecek ve işimiz bitecek”
Sonra daha da öncesine, filmin tanıtımına bakıyorum. Filmin girişinde yer alan Sylvia Plath alıntısı, adeta sadece Jay’e değil, hepimize verilen bir uyarı sanki.
“Kendin olmak çok büyük bir sorumluluk. Başka biri olmak, ya da hiç kimse olmamak çok daha kolay”
Yeni yıl yeni bir başlangıç gibi düşünülür. Yeni umutlar canlanır. İçimizden geleceğe dair dilekler geçer. Ben de diledim bir şeyler.
Hayır, yüzlerce mil koşmayı, madalyalar biriktirmeyi, en yükseğe çıkmayı, en soğuk havaya, en sıcak güneşe, en ağır yüke ve en büyük acıya katlanarak gelen başarıları dilemedim.
Ben artık çok yaşlandım. Zamanım çok azaldı. Artık kolaya kaçmamayı diledim. Artık kendim olmayı, yükseklerden inmeyi, yere basmayı ve ışıklar sönmeden sevdiklerimin yüzlerine bakmayı istedim.
İyi de, kendin olmak ne kadar zor biliyor musunuz.
Bir denesenize…