Antalya Ultra 2025

Herkese selamlar,

Bu yıl 5.si yapılacak olan Antalya Ultra’ya katılacağım. 57 Km kategorisinde yarışıp, doğada uzun süre geçirmenin keyfini sürmek gibi bir hayalim var. 2500 metreye yakın olan kazanımın yanı sıra bir de kar geçişleri olması heyecanı oldukça artırıyor.
İlk 20 Km’ye kadar 250 metre kazanım alıp son 37 km de 2300 metre kazanım almak da bakalım ne hissettirecek :slight_smile:

LimitSensin ekibi olunca her detayı özenle düşünülmüş bir organizasyonla karşılaşmamız çok referanslı bir beklenti :slight_smile:
Yarış bittiğinde buraları güncelleriz.
Katılım sağlayacak olan herkese başarılar dilerim. Sağlıkla biten, keyifle anılan bir yarış olsun :slight_smile:

16 Beğeni

Aykut hocam şimdiden başarılar diliyorum. sağlıklı ve güçlü bir yarış olsun. bitince de organizasyondan parkura kadar detaylı bir bilgi verirsen seviniriz. 2 senedir ertelediğim bir yarış. umarım 2026 da kısmet olur.
Başarılar diliyorum. sağlıklı ve hızlı bitirmen dileğiyle.

4 Beğeni

Ben de 85K parkurunda olacağım. Benim de kar beklentim vardı ama canlı kameralardan takip ettiğim kadarıyla parkurda henüz kar yok, hava da cumadan itibaren açık görünüyor.

8 Beğeni

85 teyim bende. Önceki yıl 57K koşmuştum, kar manzarası hoş ama donmuş yerlerde batonlarla bile zorlanmıştım. Herkese başarılar diliyorum.

7 Beğeni

Yarış sonrası 85K parkuru (ve 57K için) kısaca bir değerlendirme yapayım. Cuma günü kit alımı sonrası sahilde denize girenler vardı, hava çok güzeldi. Ancak yukarıda işler bir anda değişti. Hayatımda bu kadar çok üşüdüğüm bir anı hatırlamıyorum. İlk 23 km yol koşusu tarzında görece düz bir rotada ilerledi. 14 km’de birçok kişinin beline kadar gelen sudan geçildi. 1.800 metreye kadar çoğu orman yolu olmak üzere baton da gereken orman içi patikalardan ilerlendi. Buralarda hava sorun olmadı. Ancak 1.800 metrede bir anda çok soğuk ve sert bir rüzgâr ile karşılaştık. Saniyeler içinde yüzümü hissetmemeye başladım, elimle siper yapmak zorunda kaldım. Bu rüzgâr Saklıkent’e gidip tekrar aynı yere dönene kadar devam etti. Koşulan zeminde kar yoktu ama etrafta vardı. Bu bölümde suluklardaki ısırma bölümü buz tuttu, su içmek için buzları ezmek gerekti. Belimde taşıdığım ve içinde elektrolit olan diğer suluğumu ise donma nedeniyle hiç kullanamadım. -5 dereceye kadar sıcak tutan kayak eldivenimin altına başka bir eldiven daha giydim ama yine de parmaklarımda hissiyat kaybı oldu. Parmakları hissetmek için sürekli koşmak gerekti. Kontrol noktalarındaki besinler yeterliydi, zaten genelde ekmek, kaşar peyniri ve cips yedim. Bitiş noktasına yaklaşıktan sonra son 2-3 km’de işaretleme çok yetersiz geldi, yer yer durup sokaklara girip işaret aramak zorunda kaldım. Cut-off’a 1,5 saat kala bitirdim, şehir merkezine gidecek olan servis son yarışmacı geldikten sonra kalktı, o yorgunlukla 2 saat beklemek daha çok yordu. Sanırım bundan sonra başlangıcı ve bitişi aynı yer olan yarışları tercih edeceğim. Organizasyon genel olarak başarılıydı, soğuğun olduğu bölümde aram kurtarma ekipleri sürekli devriye attı, bu güvenlik açısından oldukça önemliydi, zira orada durmak zorunda kalan biri kısa sürede soğuktan kötü duruma gelirdi. Bitiren polarındaki yazılar çok büyük ama polar çok sıcak tutuyor, yazıların büyüklüğüne rağmen giyerim. UTMB CCC (100K) kurasına bu yarıştaki durumuma göre katılacaktım, sorun yaşamadan güçlü bir şekilde bitirdiğim için bu kuraya katılmaya karar verdim.

18 Beğeni

Bende 57k parkurundaydim yarışa hava durumuna bakip yagmurluk yerine rüzgarlık ile başladım cok iyi bir tercih yaptığımı birkaç km de anladim cunku yagmurluklarda genelde çabuk terlediğim için dere geçişine kadar cok kuru ve konforlu geldim.yaklasik 3 saatten daha uzun karanlıkta koşmak dışında 30.km lere kadar hersey güzeldi.sonralari yokuşlar cidden zorladı hele rüzgar ve soğuk tuz biber oldu.feslikan cp dropbag di ama ben onceki cp de yanımda taşıdığım kıyafetlerimi değiştirdim kuru bir şekilde dik yokuşta trakking yaparak feslikana ulaştım. Yarış boyunca iyiki dediğim şey yanıma 4 5 tane buff almamdi, terden ıslandıkca değiştirdim… yukarda ise donmamak icin koşmaktan baska çare yoktu… ilk kez 57k koştuğum parkurda bence ciddi bir sorun yoktu ama yaklaşık 9 saatte bitirdiğim parkurda finishte corba kalmadı demeleri ve buz gibi makarna vermeleri bence biraz tatsız oldu sonuçta bakmadim ama maksimum 150 kisi ancak vardır birde FINISHER yazan kıyafetler yerine daha minimal biseyler verilmeli… koşan koşturan emek veren herkese teşekkürler

12 Beğeni

Herkese Selamlar,

57 Km sonrası kaslar toparlanmaya çalışırken buraya da bir şeyler yazmak iyi gelir :slight_smile:

Öncelikle Antalya çok güzel :slight_smile: Her gidişimde beni mutlu eden, belki de ülkemizdeki en yaşanılası 3-4 yerden biridir demek abartı olmaz diye düşünüyorum.

Cuma Günü: Start noktasına 1.1 km olan Pearly Hotel’de kalmak planladığım gibi aşırı mantıklı bir hareket oldu. Gece 04:30’da start alacağım için o mesafeyi uyku sonrası kasları ısıtmak için güzel değerlendirdim.

Yarış içindeki detayların tamamına “Koşu Günlüğü” podcastinde değinmeyi düşünüyorum, ben biraz ana hatlarıyla parkuru, ve organizasyonel durumları yazayım isterim.

Expo alanı Konyaaltı Belediyesi önünde hemen deniz kenarında oldu. Markaların stantları, ürün tanıtım alanları, ve kit alım yeri gayet kolay ve süreç akışkandı. Sorunsuzca kitleri aldık.

Parkur olarak ilk 22 km’si kısmen kolay olsa da 14.5 km’deki dere geçişi uyanmamış olanları da uyandırdı. O ne güzel soğuk suydu be :slight_smile:

23.km ile 28. km arasındaki sert çıkış sonradan yaşanacakların habercisiydi adeta.

3.cp ( 28. km ) olan geyikbayırına geldikten sonra gerçekten hayatı sorgulamaya başladığımız çıkışlar geldi. 37. km ye bozuk zeminli ve büyük taşlardan oluşan bir orman içi yolunda çıkışları devam ettirmek aslında biraz da powerwalk dediğimiz yürümeye döndürdü tüm olayı.
( hemen belirtmem gerekiyor ki sitede gözüken cp’lerin km noktalarından 1 km ötesinde istasyonlar karşımıza çıktı, buraya birçok sporcu cp cut off’larının son dakikalarında geldi. )

37 ile 40 arasında biraz daha orman içi yollardan çıkışa devam ettikten sonra 40. km itibariyle artık 1700 metre gibi rakımlarda olduğumuzdan ötürü orman arazisi bitti ve geniş yayla düzlükleri karşımıza çıktı. Cuma günü sıcak yüzünü gösteren hava yukarıda eşşek donduran güneşi şeklinde karşımızaydı ve en kritik nokta rüzgardı.
Güneş bir süre sonra ortamdan ayrılınca hızlı yer değiştiren bulutlar ortamdaki rüzgar ve soğuğu hızlıca yarışın içine dahil etti. Burada tabi artık.hem yorgunluk hem de soğuğun etkisiyle ben ciddi yavaşlamaya başladım.
İyi haber artık sert çıkışlar bitmişti, kötü haber ise rüzgar ve sıcaklık işin içine sert şekilde dahil olacak gibiydi.
Bu noktada beslenme çok kritik bir hal alıyor. Kendi yiyeceklerim bana oldukça yetse de cp’lerde özellikle sıcak içecek noktası hiç yok denecek kadar azdı.
CP 5 feslikan’da sıcak bir çorba içebilme şansım olmuştu.
Feslikan sonrası kalan 14 km’de bol rüzgar ve soğuk yemekle bitti ama eğim azaldığı, düzlük ve iniş arttığı için fena olmayan bir şekilde bitti.

Sağımızın uçurum, solumuzun dik dağ yamaçları olduğu karlı bir ortamda sorunsuz bitirdim yarışı.
Saklıkent’te yarış bittikten sonra bitiş noktasında yiyecek olarak sadece tuzlu kraker kalmasına bir şey demek istemiyorum.
Sonuç olarak yarış benim için 10 saatlik bir sürede bitti.

Burada bazı noktalara dikkat çekmek isterim;

Yarış öncesi EXPO alanı oldukça keyifli ve güzeldi.

Yarış’taki CP’lerde özellikle sıcak içecek ve yiyecek zayıftı. Tek isteğimiz sıcak bir çorba, çok bir şey değil.

Finishte ise hiçbir yemek olmaması tam bir fiyasko.

Parkur: zor ama keyifli, zemin olarak oldukça değişken, antrenmansız olan birisi için ise kalp kırıcı :slight_smile: Ben baton kullandım, baton olmasaydı ben bitiremezdim.

Ve son olarak hem genel cut off hem de cp cut off’larını makul bir seviyeye çıkartmak gerekir.
Sitede 57 km için 2441 metre görünen kazanım gerçekten 2900 metre olarak çıktı. Buna da 11 saat koymak biraz abartı :slight_smile:
Kıyas yapmak anlamında söylemek isterim ki Kapadokya 63 zemin olarak bu yarışa kıyasla daha kolay, 2000 metre kazanıma sahip olmasına rağmen 12 saat 30 dakika veriyorken, bu yarışın 3000 kazanım, bozuk zemin koşullarıyla 11 saat olması biraz abartı :slight_smile:
Biz de insanız Halil :slight_smile:

Neyse dostlar, kazasız belasız bir yarış bitirdik ve evimize döndük.
Yılın son gününden herkese önümüzdeki yılının keyifli geçmesini dilerim.

Sevgiler.

21 Beğeni

Aklımdan şu çakmak çıkmıyor. Zorunlu malzeme diye okuduğumda dışımdan gülmüştüm oysa. Şimdi ise benim dayanma gücüm oldu.

Bir yaz ortası sakin gününde bile ateş yakmayı beceremem ki ben aslında. Şiddetli fırtınada neredeyse hiç şansımın olmadığı geliyor aklıma. Bastırıyorum düşüncelerimi.

-Kes sesini be. Mecbur kaldığında bir yolunu bulursun.

Ya o çakmak da olmasaydı yanımda. Terk eder miydim acaba 57’nci km’de.

Ederdim herhalde. Yola çıkarken sığınacak bir alan, tutunacak bir dal olmuştu bana.

Şimdi güneş karşı dağların ardında kaybolup, araziyi dağların gölgesi kapladığında soğuk artık dayanılmaz oldu. Mübarek fırtına ise hiç dinmek bilmedi. Üstümden nehir gibi akıyor, ürettiğim bütün ısıyı çekip götürüyor.

Dün ne kadar güzel bir hava vardı oysa. Akşam 19:00 gibi yarış alanına gelip kitimi alırken üstümde ceket bile yoktu. Namık Kemal Öner, Harun Türk ve Zeki Holacı, hep birlikte açık havada sohbet etmiştik.

Sabah 04:30’da yarış başladığında da soğuk belirtisi görmemiştim.

İlk 25 km, ciddi bir irtifa alınmayan, düz yol koşusu gibi. İlk istasyon olan Duraliler, 9,5 km mesafede. Yol pek teknik değil. 54 dakikada varıyorum. Yükselme ise sadece 25 metre.

İkinci istasyon olan Doyran ise 23’üncü km’de. 250 metre daha rakım aldık. Vardığımda toplam sürem 2 saat 21 dakika. Tek ilginç olan, belimize kadar yükselen bir su geçişi.

Sanılanın aksine hiç zor değil buz gibi sudan geçmek. Hatta ferahlatıcı etkisi var. Suda fazladan bekleyenler bile görüyorum. Islak giysi ve ayakkabılar 10-15 dakika içinde kuruyor. Hava hala güzel.

İrtifa artışı ve teknik alanlar bundan sonra başlıyor. 30’ncu km’deki Geyikbayırı İstasyonuna 400 metre daha tırmanarak, 3 saat 41 dakikada varıyorum.

Yolun sonrası hava aydınlandığı için daha kolay geçer diye düşünüyorum. Ancak asıl teknik parkur yeni başlıyor. Rüzgar da hızlanıyor. Saklıcennet istasyonu, 7 km mesafede. 750 metre daha tırmanış yapıyoruz. Rakım arttıkça hava soğuyor, rüzgar hızlanıyor.

5 saat 10 dakikada, toplam 1450 metre tırmanışla, 37’nci km’de Saklıcennet’e varıyorum. Rüzgar ve soğuk iliklerimize işliyor artık.

Feslikan Yaylasına doğru yola çıktığımda olayın ciddiyetini anlamaya başlıyorum. Rüzgar, elimizdeki batonları söküp almaya çalışıyor gibi bizi itip kakıyor. Rota da iyice teknik bir yapıya dönüyor.

Yaklaşık toplam 7 saatte, 7,5 km daha giderek ve 900 metre daha yükselerek öğlen saat 11:30 gibi Feslikan istasyonuna varıyorum. Rüzgar artık çok rahatsız edici.

Burada jel ve bar takviyesi yapıyorum. Tam yola çıkarken sertçe uyarıyorlar. Rüzgarlığımı da giyiyorum.

Aslında o anda uyarıyı çok ciddiye almamıştım. Biraz abartılı bulmuştum. Ancak daha 2 km gittiğimde, rüzgar tam bir fırtınaya dönüşüyor. Koca çöp konteynerleri yollarda sürünüyor. Öğlen saatine ve tüm katmanları giymeme rağmen titriyorum. Ortalık buz kesiyor.

Özellikle Kar Çukuru bölgesinden geçerken artık titremem, yürümeme bile engel olmaya başlıyor. Çevre arazi karlı olsa da, yollarda hiç kar yok, ancak yer yer buzlu kesimlere rastlıyorum.

Son kilometrelerdeki inişler ve düzlüklerde ısınmak için can havliyle koşarak ısınmaya çalışıyorum. Sonunda 9 saat 16 dakikada, saat öğlen 1’e doğru, 57’nci kilometrede, Saklıkent’e ulaşıyorum. Toplam irtifa 2900 metre.

Görevliler dahil herkes titriyor burada. Sıcak içecekler bitmiş. Biraz sıcak su içiyorum. Rüzgarın ortasında açıkta beklemenin imkanı yok. Bir çadır var ama onun içi de buz gibi.

57 K koşucuları sıcak bir bina içinde servis bekliyorlar. Bırakanlar da oraya alınıyor.

“İşte burası insanın direncinin denendiği yer” diyorum içimden. Aklım bana bu kadar soğukta bir aksilik yaşarsam hayati tehlike içinde olacağımı, burada bırakmanın daha akıllıca olduğunu söylüyor. Kalbim ise devam etmem için baskı yapıyor.

Çok zorda kalırsam alüminyum battaniyeyi kullanacağımı, çakmakla bir ateş yakacağımı falan düşünüyorum. Artık o rüzgarda neyi nasıl tutuşturacaksam…

İşe yarıyor. Kendimi dolduruşa getirmeyi başarıyorum. Bir kase soğuk makarnayı aceleyle bitirip hemen yola çıkıyorum.

Dönüşte hava artık dayanılmaz soğuk. Yolda karşılaştığım, selam veren dostlarımı bile tanıyamıyorum. Gözlerim şiddetli esintiden sulanıyor, önümü zor görüyorum. Zeki Holacıyı tanımak için yüzündeki maskeyi çıkarmam gerekiyor. Benden daha iyi giyinmiş. Elleri cebinde son kilometreleri gidiyor. Adının hakkını veriyor

Saat 15:30’dan sonra güneş dağların ardına çekiliyor. Ortam kutup dairesi sonbaharına dönüyor.

Aklım çakmakta hala. Soğuğa dayanmak gittikçe zorlaşıyor. Artık gerçeği de kabul ediyorum. Benim ateş yakmamın hiç bir mümkünü yok.

Aklıma Jack London’ın “To Build a Fire” ( Ateş Yakmak) kitabından sahneler geliyor.

Acımasız soğukla mücadele ederken, onu canlı tutacak olan tek şeyin bir ateş yakmak olduğunu bilen adam, bir türlü yakamıyor. Yanındaki köpek ona şaşkın bakıyor. Çaba gösteren ise artık adamın kendisi değil, içindeki ölmek istemeyen hayat.

Sonunda küçük bir aleve ulaştığında ise bunu hatalı bir yerde yaptığı için, ağaçtan düşen bir kar parçası, ateşi söndürüyor. Artık donmuş olan elleri ile yenisini yakması mümkün değil. Güzel tarif etmişti yazar.

“Ellerini arayıp, iki yanda sallandıklarını gördü. İnsanın ellerini bulmak için gözlerini kullanmak zorunda olması garibine gitti.”

“Bunaltıcı bir ölüm korkusu sardı adamı. Hayatın ne kadar kısa olduğunu ve ölüme donarak, uyuyarak varmanın, güzel bir fikir olduğunu düşündü. İşin daha iyisi, sadece hayattakiler acı duyardı.”

Aklımdaki düşünceleri kovuyorum. Burası kutup bölgesi kadar soğuk değil. Zaten ben de yapayalnız değilim, ne zaman istesem yola çıkıp yardım çağırabilirim.

Ama bunu yapmam. Yapamam. İşte bu asıl sorunum bu benim. Salakça bir inadım var.

İnsanoğlu soğukla mücadele edebilir ama, ancak uygun ekipmanla. Oysa üstümdeki giysiler bu kadar soğuk bir havaya uygun değil. Daha uyumlu giyinmeliydim.

Jack London geliyor yine aklıma.

“Bir dakika öncesinin kuvvetli, doğanın gücüne boyun eğdirmekle övünen adamı, şimdi o güçlere karşı hayatta kalma mücadelesi veriyordu. İnsan her konuda kendinden fazla emin olmamalıydı.”

İşte benim de emin olmamam, kendime bu kadar güvenmemem gerekli. Sürekli dağ bana ders veriyor, sürekli bu dersi almıyorum. Neyime güveniyorum bilmiyorum ki. Bu soğukta benim yaştakilerin köşedeki markete gitmesi bile doğru değil.

Aklımda gelgitlerle sonunda yeniden Feslikan istasyonuna ulaşıyorum. Toplam 69 km oldu. Yükselme toplamı 3400 metreyi buldu. Ya, toplam 3100 olmayacak mıydı?.. Neyse…

İçecek olarak yine sadece sıcak su kalmış. Görevliler ellerinden gelen tüm imkanları kullanıyor, sıcak içecek yetiştirmeye çalışıyorlar. Küçük bir konteynerin içine sığışmış durumda ısınmaya çalışıyoruz.

Kendime gelmek için 30 dakikadan fazla kalıyorum burada. Sonunda cesaretimi toplayıp yeniden yola çıkıyorum.

Çıkışta zorlandığımız bu teknik parkur, inişte sanki daha da zorluyor. Alçaldıkça rüzgar hafifliyor ama, bir yandan da akşam ayazı yerleştiği için hava ısınmıyor. Hatta daha da soğuyor.

76’ncı km’deki Saklıcennet istasyonunda sadece çip kontrolü yaptırıyorum. 13 saat 23 dakika.

Az sonra hava kararıyor. Ara ara teknik geçişleri olan, ancak çoğunlukla yoldan gidilen son 11 km boyunca biraz daha iyiyim. Rüzgar ve soğuk, az da olsa fark etti.

Sonunda 14 saat 57 dakikada, 84,3 km giderek, Geyikbayırı’ndaki finiş alanına ulaşıyorum. Toplam rakım alma 3700 metre.

Buradaki drop bag içinde, üstümü değiştirmek için ayarladığım giysileri, üzerimdekileri çıkarmadan üstüme geçiriyorum. Köy kahvesinde beklerken Mahmut hocayla sohbet ediyoruz.

Kar çukurunda ısının eksi 13 ölçüldüğünü, o rüzgârda muhtemelen eksi 18-20 civarında hissedildiğini anlatıyor. Ben de o rüzgarda bile dayanan mükemmel işaretlemeler için teşekkür ediyorum.

Elimi ısıtmak için çay bardağını tuttuğumda, sağ elimin parmaklarının his kaybına uğradığını fark ediyorum. Batonu çantaya asmaya üşenip sağ elimde taşıdığımı hatırlıyorum. Metal elimin kalan ısısını da almış olmalı. Umarım uzun sürmez.

Otele döndüğümde duşa giriyorum. Az sonra anlıyorum, sıcak su sandığımın aslında soğuk su olduğunu. Musluk suyu bile bana sıcak geliyor.

Ertesi gün eve dönüyorum. Üzerimdeki yorgunluğu atmak için akşam sedanter takılıyorum. Bir film açıyorum öylesine. Yaşıtım George Clooney’i seyrediyorum. Hatta benden biraz genç. Tonton bir dedeye dönmüş. Güzel yaşlanmış ama, sonuçta bir ihtiyar olmuş.

Pek akıcı olmayan bir film. Yardımcısı rolündeki Adam Sandler sanki daha öne çıkmış gibi. İşin aslı, sıkıcı bir film. Yine de beni sonunda tuş etmeyi başarıyor. Film bittiğinde kamyondan düşmüşe dönüyorum.

Clooney kendini oynamış gibi sanki. Jay Kelly isimli bir megastarı canlandırıyor. Kariyerin sonuna yaklaşmış, bunun farkına varmış olan Jay Kelly rolünde.

Bir mola verip de kendisine dışarıdan baktığında, başarı için eşini, çocuklarını, arkadaşlarını bozuk para gibi harcamış biri olduğunu farketmiş bu megastar.

Çoğumuz gibi… Megastar olmasak da, kendi çapımızdaki başarılarımız için yaptıklarımız gibi…

Koca filmden bu ana fikir dışında, aklımda bir kaç sahne kalıyor sadece.

“Kendini mi oynuyorsun” diye soran genç kıza, “Kendin olmak ne kadar zor biliyor musun. Bir denesene” demesi.

Ödül törenine çağırdığı küskün babasının umursamayıp çekip giderken, onu uzaklara götüren taksinin peşinden nefes nefese koşması, yetişememesi. Arazinin ortasında yapayalnız kalması.

Ödül törenine çağırdığı hiç kimsenin, arkadaşlarının, babasının, kızlarının gelmemesi. Tek dostu olarak yanında kalan ve sadece kazandığının yüzde 15’ini vermesi nedeniyle arkadaşlığını sürdüren yardımcısının elini tutması.

Gerisi, herkesin aynı şeyleri seyredip farklı şeyleri hissetmesi. İçi beni, dışı seni yakar tarzı hızlı bir yaşam öyküsü.

Herkes bir şekilde tercihini kullanır. Ya gökyüzüne yükselip yalnız kalırsın, ya da yerlerde gezinirken sevdiklerinle birliktesindir. Jay, tercihini yapmış, yalnız kalmıştır.

Ödül töreninde kendi filmlerinden sahneler izlerken, ki buna hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçerken diyebiliriz, pişmanlıkla ağlamaya başlar. Halkın gözündeki megastar payesi, gerçekte zavallı birine aittir. Çünkü sevdikleriyle ilişkilerini yürütememiş, çocukları, arkadaşları ve ailesi ile yeterince ilgilenememiş, onlara zaman ayırmamıştır.

Filmin son sahnesi ise çok etkileyicidir.

Her sahnenin çekiminde, ne zaman “Mükemmel oldu Jay, yeterli artık, sahneyi bitiriyoruz” deseler, her seferinde “Bir kez daha baştan alabilir miyiz lütfen” diyerek bizi şaşırtmasına bir gönderme yapılır.

Son sahnede yaşlı gözlerle ekrana bakar, “Baştan alabilir miyiz” diye sorar. Gerçek hayatta ikinci şans olmadığını bildiğini belli eden bir ifadeyle…

Bu durumda her zaman yaptığımı yine yapıyorum. Filmin başını yeniden izliyorum. Çekimi biten set işçisinin söylediğini kaçırdığımı fark ediyorum.

“Bir gün elbet herkes son filminde çalışacak, ışıklar sönecek ve işimiz bitecek”

Sonra daha da öncesine, filmin tanıtımına bakıyorum. Filmin girişinde yer alan Sylvia Plath alıntısı, adeta sadece Jay’e değil, hepimize verilen bir uyarı sanki.

“Kendin olmak çok büyük bir sorumluluk. Başka biri olmak, ya da hiç kimse olmamak çok daha kolay”

Yeni yıl yeni bir başlangıç gibi düşünülür. Yeni umutlar canlanır. İçimizden geleceğe dair dilekler geçer. Ben de diledim bir şeyler.

Hayır, yüzlerce mil koşmayı, madalyalar biriktirmeyi, en yükseğe çıkmayı, en soğuk havaya, en sıcak güneşe, en ağır yüke ve en büyük acıya katlanarak gelen başarıları dilemedim.

Ben artık çok yaşlandım. Zamanım çok azaldı. Artık kolaya kaçmamayı diledim. Artık kendim olmayı, yükseklerden inmeyi, yere basmayı ve ışıklar sönmeden sevdiklerimin yüzlerine bakmayı istedim.

İyi de, kendin olmak ne kadar zor biliyor musunuz.

Bir denesenize…

32 Beğeni

Abi sen yazdıkça insanın senin peşinden koşası geliyor, insan bu kadar zor şeyleri bu kadar kolaylaştırmaz ki…artık yazı başlığına ve yazarına bakmadan tanıyabiliyorum. Sevgi ve saygıyla tebrik ediyor canı gönülden kutluyorum…

7 Beğeni

Ultra mesafeler koşmaya çalışmanın arkasında yatan temel saik bence fiziksel sınırlarını zorlayarak zihinsel sınırlarını görmeye çalışmak yani ‘gerçek ben’ ile tanışmak.Yazıda bu metafora , hayata ‘kazanmak yada kaybetmek’ penceresinden bakmayan Sylvia Plath gözüyle teşhis koyulması harika olmuş.
Stres altında direnç gösterme, yorgunken karar mekanizmasını çalıştırabilme, olasılık hesabı ve çoklu riski belirleyebilme , donmayı ve paniği önleme gibi zihinsel yetkinlik gösterebilme zaten az sayıda insanın yapabildiği şeyler.Bu kapasiteyi taşıyan bir insan aslında hayatı boyunca çevresindekilerin hayatına buna istinaden dokunuşlarda bulunmuştur ama fark edilmez.
Bazen kendini kapını dışında kalmış gibi hissedersin ama olsun onlar içerde güvendedir. Evet ‘kendin olmanın’ bedeli vardır’ ve hayat, kazanılacak yada kaybedilecek bir yarış değildir.

9 Beğeni

Bu güzel anıyı kaleme alırken benden de bahsetmiş olmanız beni gerçekten çok mutlu etti. Orada da konuştuğumuz gibi; yazmak için koşmak lazım. Koşuya kattığınız anlam ve ilham için size çok teşekkür ederim. Yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum…

9 Beğeni

Hocam kendin olabilmek için önce kendini tanımak gerek, o da çok sancılı bir süreç. O cesareti gösterip kendini tanıyıp bir de kendin olmak çok zor elbette, diğer yandan denemeye en değer şeylerden birisi. Deneyimlerinizi bu güzel duygu içeren ifadelerle anlattığınız için şahsen teşekkür ederim, emeğinize ve ayağınıza sağlık.

6 Beğeni

Antalya Ultra 57k yarış raporu yayında.

“Koşmandan da koşulabiliyormuş.”

10 Beğeni