Val d'Aran by UTMB 55K PDA - 2026 Yarış Raporu

Suyun Ayak İzleri

Temmuz ayının ilk haftasında altıncısı düzenlenen Val d’Aran by UTMB’nin Peades d’Aigua/Suyun Ayak İzleri (PDA - 55K) parkuruna @789 ile birlikte katıldık. Yarışa hazırlık sürecinde, sadece PDA için değil diğer parkurlar hakkında da, ne forumda ne de bloglarda yazılmış Türkçe bir rapor bulabildim. O yüzden, yarış raporlarımı yazarken genelde hissiyat tarafına ağırlık vermeyi sevsem de gelecek yıllarda buraya gitmeyi düşünenler için ufak bir yol gösterici olması açısından teknik detaylara ve parkurdan görsellere daha fazla yer vermeye çalışacağım bu sefer.

Fransa ve İspanya’yı ayıran Pireneler üzerinde 163K, 110K, 75K, 55K, 32K, 18K ve 10K parkurlarında gerçekleşen ve merkezi/finiş alanı Vielha olan organizasyon, bilindiği üzere UTMB’nin toplam 4 majör yarışı arasında Avrupa kıtasının temsilcisi olarak yer alıyor. Bu da demek oluyor ki normalde kazanılanın 2 katı kadar taş (örneğin 50K indeksli parkur için 2 yerine 4 taş) kazanma imkanı var. Gazetelerin promosyon savaşları döneminden ultra mega kuponlara aşina olan biz 90’lar jenerasyonu için oldukça cazip bir teklif elbette :slight_smile:

Belirteyim; 32K parkuru da 55K gibi 4 taş veriyor ve yükselti kazanımı 1200 metre daha az. Orada sadece Tuc de Meddia (2220 mt) zirvesine çıkılıyor. Geneli daha düşük bir rakımda geçiyor; tabii ki kendi kategorisine göre zorlu bir yarış ama 55K’ya göre daha “şekersiz”.

55K PDA’da ise son bölümdeki Tuc de Meddia ile birlikte Coth de Podo (2600 mt) ve Tuc de Salana (2478 mt) zirve geçişleri de parkurun parçası. Üstelik, tüm yarışın adeta alamet-i farikası, parkurun adına ilham kaynağı olan buzul gölleri zincirini de kilometrelere yayılmış şekilde ve sabah saatlerinde gündüz gözüyle görebilecektik. Tüm “eğlence” burada yani. Sonuç olarak, eğer zirveleri ve gölleri göremeyeceksek bu sporu yapıp bu kadar hazırlanmanın ne manası kalacak ki, diyerek 55K kaydına karar verdik.

Bizim için bir diğer teşvik edici büyük neden de 2 Temmuz 2026 Perşembe günü koşulacak 55K yarışını takip eden cumartesi günü çok sevdiğimiz Tour de France’ın Barselona’dan start alması ve ilk 2 gününü yerinde izleme fırsatı sunmasıydı elbette.

Yarışın kayıtları ilk gelen alır prensibiyle alınıyor ve önceki yılların sosyal medya gönderilerinden anladığımız kadarıyla çoğu parkurun kontenjanı ilk birkaç günde doluyor. O yüzden katılma niyeti olanların dakik olması gerekli. Biz de kayıtların açıldığı ilk dakikalarda işlemlerimizi gerçekleştirdik ve yerimizi garanti altına aldık.

Ulaşım ve Vielha

Seyahatimizi Toulouse gidiş - Barselona dönüş şeklinde planladık. Gece saatlerinde Toulouse’dan kalkıp Madrid’e giden otobüsler (Flixbus) Vielha’dan geçiyor. Toulouse’da geçirdiğimiz sıcak iki günün ardından saatler gece yarısını geçtikten sonra Vielha’ya vardık. Vielha - Barselona rotasındaki otobüs seçenekleri (Alsa) ise çok daha fazla. Neredeyse günün her saatine yayılmış durumdalar.

Vielha, yerleşik nüfusu 6 bin civarında olan, Aran vadisinin en büyük belediyesi ve aynı zamanda başkenti olan, kış ve doğa sporlarına yatkınlığıyla turistik nitelik de taşıyan bir şehir. Buradaki iki günümüzü oldukça sakin geçirdik. En büyük aktivitemiz etkinlik alanını gezmek ve zaten küçük olan şehri kısaca turlamak oldu.

Kitlerimizi rezerve ettiğimiz saatte teslim aldık. Katıldığımız diğer UTMB yarışlarına benzer şekilde çok zayıf bir içerik vardı. Sadece tişört ve klasik UTMB çantası verildi. Türkiye’deki yarışlar bu açıdan hep bir adım önde olacak galiba. Kit tesliminde zorunlu malzeme kontrolü yapılmıyor. Sağlık raporu da talep edilmiyor. Ancak, tıpkı UTMB finallerinde olduğu gibi helikopterle dağ arama kurtarmasını kapsayan bir extreme spor sigortası yaptırmış olmak zorunlu.

Yarış

Yarış sabahı Salardu’daki start alanına gitmek üzere 05.45’te servis otobüsleriyle hareket ettik. Belki otobüste biraz kestiririm diyordum ki Salardu’ya sadece 10 dakikada vardık. Start, 30’ar dakikalık aralarla üç dalga halinde verilecekti ve biz 07.30’daki ikinci dalgada başlayacaktık. Bir saat kadar start alanındaki kapalı spor salonunun sahasında diğer yüzlerce koşucu ile birlikte oturarak vakit geçirdikten sonra ilk startı izlemek üzere dışarı çıktık.

Start alanının çevresinde yarış görevlileri dolaşıyor ve rastgele dolaşanların, tuvalet kuyruklarında bekleyenlerin, start koridoruna girenlerin zorunlu malzemelerini kontrol ederek kontrolden geçenlerin göğüs numaralarına yeşil etiket yapıştırıyorlardı. Biz de tuvalet sırasındayken kontrolden geçip start koridoruna girdik ve ikinci dalgada yarışa başladık.

@789 ile yarışı kendi tempolarımızda koşacağımız üzerine karar almıştık ve öyle de yaptık. Yarış profiline göre 18’inci km’deki Coth de Podo zirvesine kadar neredeyse kesintisiz bir çıkışımız vardı. Yabancı yarış raporlarından okuduğumuz kadarıyla ilk 4-5 km’deki birkaç noktada, yani patika girişlerinde yığılma oluşma durumu vardı. CCC’deki kadar uzun sürmedi neyse ki ve 1-2 dakikalık ufak tıkanıklıklarla atlattım bu bölümleri.

Belki de yarışımı hayli sıkıntıya sokma ihtimali olan bir problem de yaşadım bu ilk bölümde. Ağaçların arasından uzanan patikadan, değişken eğimlerle ama akıcı şekilde yükselti kazandığımız bu bölümün zemini toprağa gömülü, yani sabit ama yer yer büyük kayalardan oluşuyordu. Tam da böyle bir yerde hafif tempo ile koşarken karbon batonumun biri, iki kaya parçasının arasına sıkıştı ve ben yukarı çekip çıkaramadan ucunu eğmiş oldum. Eğilen ucu düzeltmek için ona güç uyguladığımda ise bir 10 cm’lik parça koptu ve elimde kaldı! Neyse ki içindeki gergi ipi batonu hala sabit tutuyordu. Demek ki artık kapatmayı bile denemeyecek ve 10 cm daha kısa olsa da batonun beni sonuna kadar götürmesini umarak devam edecektim…

8’inci km’nin sonlarındaki ilk CP’ye kadar olan kısımda toplamda 500 metre civarında bir yükselti kazanımı var ve rahat tempoda koşmaya elverişli yerleri de bulunuyor. Orman içinden giden patika bir noktada ikiye ayrılıyor. Buraya iki görevli koymuşlar ve her iki yolun da aynı mesafe olduğunu, ileride birleştiğini duyuruyorlar gelenlere. Daha az kişi tercih ettiği için yeni bir yığılmadan kaçınmak adına sol tarafa ayrılan ama tırmanışla başlayan patikayı seçiyorum. CP’ye 1,5 km kadar kala patikadan çıkıp toprak yola giriyoruz ve rota daha koşulabilir bir hal alıyor.

13’üncü km itibariyle 2000 metreyi çoktan geçmiş bulunuyoruz ve tam da buralarda parkurun adına ilham kaynağı olan buzul gölleri başlıyor. Gördüğüm ilk gölden itibaren hepsinin fotoğrafını yakalamaya çalışıyorum ama o kadar fazlalar ki bir süre sonra insan gözü alışıyor ve göl farkındalığım azalıyor belki de. Yine de çoğunu yakaladım sanırım.

Göller bölgesinin başladığı yerden 2600 metredeki Coth de Podo zirvesine kadar olan yaklaşık 5 km’lik bölümün zemini yer yer oldukça teknik. Rota aynı zamanda resmi kayıtlı bir yürüyüş rotası olduğundan belirli bir patika hep var ancak zorlayıcı kayalarla kaplı büyük kısmı. Eğimin koşmaya elverişli olduğu yerlerde bile yeterince hızlanamadığım gibi kısa süre arayla her iki ayağım da burkulma tehlikesi atlatınca burayı zorlamadan kontrollü geçmeye zoraki de olsa ikna oldum.

18’inci km’deki ilk zirvemiz Coth de Podo’ya ulaşmak için kısa da olsa bir kaya tırmanışı gerektiren geçişi geride bırakıyorum. Parkurun ilk ve en yüksek zirve geçişindeyim:

Buradan sonra 24’üncü km’deki ikinci CP Colomers’e kadar eğim iniş karakterli ve koşulabilir. Tabii zemin yine çok dikkat istiyor; sağlı sollu, irili ufaklı birçok göl var çevrede ama göz ucuyla bakabiliyorum ancak.

Özellikle İspanyol ve Fransız koşucuların performanslarına ise hayran kalmamak elde değil. Bir kısmını kaya tırmanışı öncesinde ve sırasında geçmiştim ama şimdi kayalık patikada hiç esirgemeden sanki düz yoldaymışçasına koşuyorlar ve hatta bazıları sprintle geçiyor beni. Basış tekniklerini gözlüyorum teker teker; yarışla benzer profildeki patikalarda antrenman yapmanın farkı ortaya çıkıyor bence. Ankara’da böyle zemin vardı da biz mi koşmadık… Ben de zeminin nispeten güvenli olduğu her bölümü değerlendirip hızlanma fırsatlarını kolluyorum mümkün olduğunca. Taşlık zeminde doğru adımı atmak için yol seçmek, gerektiğinde atlayıp zıplamak cidden zorluyor. Ayağımın kaç kez kaydığını sayamıyorum artık. O anlarda imkan olsa ve bir tetkikten geçirilsem orta şiddetli beyin sarsıntısı şüphesiyle müşahede altına alınabilirdim herhalde…

Burada mikrofonlarımızı @789 ’a bırakıyoruz:

@789 : Bu kısımda insan “Biz nereye geldik böyle” diyor. Etrafında eşsiz güzellikte onlarca göl var, sen taş ve kayalarla dolu bir patikada pür dikkat ilerlemeye çalışıyorsun. Durup o gölleri izlemek lazım ama yarıştasın, koşman gerek. Gölleri izlemek istiyorsan yürüyüşe gelmelisin. Hep diyorsun bir defa da yürüyelim bu güzelliklerin içinde, durup bir taşa oturup soluklanalım, manzaraya karşı bir şeyler atıştıralım ama her defasında oralardan koşarak geçip göz ucuyla manzaraya bakmak daha cazip geliyor :slight_smile:

Buzul göllerinin suları bir aşağıdaki göle akacak bir yol oluşturmuş kendine. Bu kısımda bir süre suya paralel ilerleyip bir noktada da diğer tarafına geçiyoruz:

CP’ye 1 km kadar kalmışken de yarışın ikonik noktalarından Colomers barajını geçiyoruz:

İkinci CP Colomers’e planladığım sürenin biraz öncesinde varıyorum. Zorunlu malzeme olarak 1 lt istenmesine rağmen ilave 500 ml’lik flask da almıştım yanıma ve onu da burada doldurdum. Birkaç dilim karpuz ve muz yedim. Ayrıca iki dilim tost ekmeğinin arasına sürülmüş fıstık ezmesi ve çikolatalı fındık kremaları da dikkatimi çekti masalarda. Ama CP’deki en dikkat çekici ve sevindirici ürün bir gıda değildi; sprey güneş kremleri vardı burada :slight_smile: Hemen herkes, tekrar yola koyulmadan önce tazeleniyordu, zira sırada ikinci zirve tırmanışımız Tuc de Salana vardı ve saatler öğleni bulmuştu.

@789 : “Hemen herkes” güneş kremini fark etmişti ama ben hariç :grinning_face: Tabii ki 1500 atan nabzım ve CP’de fazla kalmamalıyım aceleciliğimle buradaki güneş kremini görmediğimden varlığını yarıştan sonra fark edeceğim ve etkisini 2-3 gün boyunca cayır cayır yanarak hissedeceğim, şimdiye kadar yaşadığım en ciddi ve aşırı kırmızı güneş yanıklarıyla ayrılmıştım yarıştan…

CP’den ayrıldıktan sonra geniş toprak yoldan olaysızca ilerlerken sadece birkaç yüz metre sonra işaretler bir anda sola kıvrıldı. Önümde kimse olmasaydı herhalde bir yanlışlık var diye düşünürdüm. Neyle karşı karşıya olduğumu idrak etmem için bir anlığına durmam gerekti: Karşımda bir duvar vardı!

Kafamı eğip tırmanmaya başladım: "Eğer zirveleri ve gölleri göremeyeceksek bu sporu yapıp bu kadar hazırlanmanın ne manası kalacak ki"… Yeterli bir tempo tutturdum. İçinde bulunduğum grupla ilerliyordum, ancak iyi giden başlangıçtan kısa bir süre sonra güneşin ensemi de pişirmesiyle tempom düşmeye başladı. Birer birer geçildim ve sonunda grubumun gerisine düştüm. Arkaya bakıp yeni gelen grubu gözüme kestirdim ve tempomu ayarlayıp onların arkasına takıldım. Ancak birkaç dakika sonra bu gruptan da düşmeye başladım. Kısa bir soluklanma ve su molası iyi gelecekti sanırım. Adeta sonraki metroyu bekler gibi bir sonraki grubu bekledim ve bu sefer çok daha kararlı şekilde onlara tutundum:

Yeni tırmanış arkadaşlarım ve arkada bıraktığımız yükselti

@789 : CP’den çıktıktan sonra tatlı bir eğimde ilerlerken karşıma çıkan bu korkunç yokuşu gördüğümde “Tabii ki bu kadar kolay olmayacaktı” dediğimi hatırlıyorum. Ama yokuşa girdikten sonra “Bu kadar da zor olmasaydı iyiydi” dedirtiyor bu kısım. Sanki iki gün önce kazma kürekle açılmış gibi kısacık zigzaglarla ince taş ve kayaların arasından yukarı doğru yükselen belli belirsiz bir patika… Burada yorgunluğun da etkisiyle birkaç defa ayaklarım ve vücudum geriye doğru sendeliyor. Eğim o kadar fazla ki ayakta kalmakta zorlandığım yerler oluyor. Kaymadan, düşmeden burayı atlatabilmek için azami çaba ve azami yavaşlık ile geçiyorum bu kısmı. Öyle ki, bu kısım koşucularının çoğunlukla gece vakitlerinde geçeceği 110K parkurunda pas geçilmiş ve Tuc de Salana’ya çıkılmadan biraz daha insani bir eğimle devam edilen bir rotaya girmiş 110K’cılar.

Kısa bir süre sonra eğim daha insaflı hale geldi ve parkur normallerine dönüş yaptım. Hala yükselti kazanıyorduk ama yer yer hafif tempo koşuya izin veren kısımlar da başlamıştı. İleride, hafif solda gördüğüm piramit görünümlü zirve ise Tuc de Salana olmalıydı:

Coth de Podo kadar olmasa Tuc de Salana’nın zirveye olan son çıkışı da hatırı sayılır bir eğimde. Ancak zemin zirvenin son metrelerine kadar temizdi. Zirvede ise birkaç gönüllü çanlarıyla ve tezahüratlarıyla tam da ihtiyacımız olan desteği veriyordu bize:

2478 metrelik zirvenin manzarası nefisti. Zirvenin hemen ardında ise sert bir eğimle iniş başlıyordu. İlk metrelerde hem quadlarımı yormamak hem de manzaranın tadını çıkarmak için oldukça kontrollü ilerledim:

İnişin sert bölümlerinin bitişi ile birlikte 29-34’üncü km’ler arasında koşuya elverişli bir zemin bizi karşıladı. Ancak şunu da belirtmem gerek, 12’nci km’den 29’a kadar olan bölümün tamamı 2000 metrenin; 29-34 arası da 1970 metrenin üzerinde geçiyor. Doğrudan olumsuz etkilendim diyemem ama dolaylı da olsa bünyede bir rakım baskısı ister istemez oluyor.

@789 : Yarışta tırmanışlar ve inişler beni oldukça yavaşlatacağından bu düz bölümde hiç durmadan koşabildiğim kadar hızlı koşmam gerektiğini biliyordum. Önce biraz denedim ama yürü koş yapmaktan öteye gidemedim. Bir şeyler yapmak gerekiyordu ve çareyi yarışın son bölümüne ayırdığım kafeinli jellerde buldum. Kafeinli jelin ardından yürü koş yaptığım bu bölümü kesintisiz ve görece tempolu da koşarak tamamlayabildim.

Parkurun bir diğer ikonik noktası olan dağ tüneli geçişleri 32’nci km civarlarında karşıma çıktı:

Peş peşe gelen İki ayrı dağ tünelini geçtikten hemen sonra rahat bir inişle üçüncü CP olan Mont-Romies’e varıyorum. Burası ile dördüncü CP Arties arasında 4,5 km kadar bir mesafe var. Zigzaglarla ilerleyen ana toprak yolu diklemesine kesen patikalardan oluşan, sert sayılabilecek ve toplamda 630 metrelik bir inişi içeriyor. Dolayısıyla Arties’e yıpranmış quadlarla varmak kaçınılmaz. Kadınlar birincisi Sara Alonso bu bölümde ciddi bir düşüş yaşamış.

@789 : Elbette Sara’yı yalnız bırakacak değildim ben de. Eğimi yüksek, dümdüz ama tozlu bir toprak inişte hızımı alamayıp aşağı doğru koşarak uçuşa geçiyorum. Belki saniyeler sürdü ama öyle bir hızla iniyorum ki önümdeki koşucu arkasını dönüp kenara çekiliyor ve kontrolsüz inişime alkış tutarak tezahüratlar yağdırıyor. Bir noktadan sonra duramayacağımı anlayınca kenardaki ağaca doğru yönleniyorum. Ancak ona toslayarak durabileceğim çünkü. Kollarımı uzatarak ağacın gövdesini tutmaya çalışıyorum ama hızın da etkisiyle tutunarak durmak mümkün olmuyor, ağacın dibine düşerek durabiliyorum. Çok şükür ki ciddi bir sorun yok. Elimdeki iki küçük yara ve bacaklarımda ertesi gün fark edeceğim çiziklerle atlatıyorum. Bu kısımda batonla inmek belki daha garanti olurdu ama hızlı inebiliyorken inmek lazım deyip biraz risk aldım sanırım :slight_smile:

Arties’ten sonra son zirve çıkışı, yani Tuc de Meddia var. Okuduğum hemen her raporda bu tırmanışın zorluğu öne çıkarılmıştı. O yüzden planım Arties’te biraz soluklanıp enerji depolamak. Arties kasabası da Aran vadisinin önemli noktalarından biri. Kasaba girişinde insanlar iki taraflı sıralanmıştı ve harika bir destek vardı koşuculara.

İlk kez Arties CP’de oturuyorum. Sanırım çeyrek karpuza denk gelecek kadar karpuz yiyorum. Bolca kola içip, fıstık ezmeli ekmek, kraker atıştırıyorum. Dışarıda sularımı doldururken bir flask suyu ensemden sırtıma doğru döküyorum. Aşırı bir sıcak var diyemem ama güneş sürekli tepemizde ve zirve çıkışlarında ekstra yakıyor. CP’den ayrılmadan spreylenip güneş kremimi tazeliyorum. Müthiş bir hizmet yahu :melting_face:

Arties’ten ayrıldıktan 1 km kadar sonra geniş toprak yoldan patikaya kıvrılıyoruz. Patikaya girdiğim ilk andan itibaren burayı Uludağ’ın meşhur Zeyniler sonrası tırmanışına benzetiyorum. Tıpkı oradaki gibi çoğunlukla ağaç gölgelerinin altından ama yine dik bir tırmanışla ve yer yer kayaların üzerinden kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Colomers’teki duvarın aksine buradaki tempom istikrarlı ve iyi. Geçişler yapmaya başlıyorum. Bu sefer grup öncüsü benim. Arkamda, yüzünü görmesem de kendine has nefes alma stiliyle uzun süredir benim tempoma takıldığını anladığım bir koşucu var ve onun da arkasındaki birkaç kişiyle birlikte grubumuzu oluşturuyorlar. Ağaçlı bölümün sonuna kadar tempoya öncülük ediyorum:

46’ncı km civarlarında son CP, Santet Escunhau yer alıyor. Rakım 1770 metre. Son zirve öncesinde fazla oyalanmadan sularımı doldurup devam ediyorum. CP’den ayrıldıktan hemen sonra sert bir eğimle zirve yolculuğu başlıyor. Yarış planımda enerjimin önemli bir kısmını bu son çıkışa ve Vielha’ya olan son inişe saklamak vardı. Toplu bir çıkış grubunun tam içinde buluyorum kendimi. Tempo düşündüğümden biraz düşük kalıyor fakat çok da şikayetçi değilim, keyfim yerinde:

Arties’ten itibaren olan ve 2220 metrelik son zirveye varan tırmanış mental olarak en hazır olduğum yerdi. O yüzden gerçekleşme/beklenti oranına göre en pozitif sonucu burada elde ettim. Ancak, şimdi düşününce Colomers sonrasındaki Tuc de Salana çıkışı buradan bir kademe daha öne yazılabilirmiş mental hazırlık açısından.

@789 : Arties’ten sonraki “son yokuş”un zor olacağını biliyordum. Zor olacağını biliyordum ama ne kadar zor olabileceğini bilmiyormuşum. Aslında o noktadan sonra mesele ne kadar zor olduğu değil de orayı tırmanmaya kafaca ne kadar hazır olduğunla ilgili. Sakatlık olmadığı sürece beden yorgun da olsa bir şekilde ilerleyebiliyorsun ama zihnin dur artık derse yapabileceğin çok bir şey kalmıyor. Evet, son CP Santet Escunhau’ya kadar olan orman içindeki tırmanış adeta Uludağ’ın Zeyniler-Sarıalan tırmanışı gibi ama ‘extended’ versiyonu. Tıpkı oradaki gibi taşların üzerine oturup hayatı sorgulayanlar bile var :slight_smile: Üstelik oraya kadar geldikten sonra, ben diyeyim Kapadokya Akdağ çıkışı siz deyin Erciyes Peri Kartın tırmanışı birleşimi bir tırmanış daha yaparak bu defa gerçekten son zirveye varıyoruz.

Son zirveden sonra yine hemen dik bir iniş başlıyor. Biliyorum ki bu noktadan itibaren Vielha’daki finiş çanını çalana kadar kesintisiz ineceğim: 6,5 km’de -1250 metre yükselti kaybı! Neyse ki en yıpratıcı ve dik olan kısım ilk birkaç yüz metrede bitiyor, yoksa kamyonların balata yakması gibi kokular saçarak quadları yakardım. Kalan bölüm tüm parkurun en koşulabilir kısmı diyebilirim ama hala dikkat edilmesi gereken kısımlar da içeriyor:

Bu son bölüm yarış boyunca en çok geçiş yaptığım kısım oldu. Enerjimi saklamanın avantajını son zirvenin çıkışında da inişinde de kullanmaya çalıştım. Vielha uzaktan görünüyordu ama hala birkaç km iniş vardı önümde.

Şehre giriş yaptıktan sonra insanların da desteği eşliğinde son birkaç yüz metreyi Vielha sokaklarında kıvrılarak ama hala inerek tamamladım ve nihayet finiş çanını çaldım:

3300 metre tırmanış, 3650 metre iniş, baraj, duvar, Pireneler, onlarca göl, nefis bir deneyim ve 10 saat 50 dakika…

@789 : Şimdiye kadarki en zor ikinci yarışımı geride bırakırken finişe geldikten sonra ilk söylediğim “Bu parkuru kim yaptı böyle” oldu. Ama hem yarış içinde hem yarış sonrasındaki günlerde yaşadığım tatlı acılara rağmen bir kez daha “Yine olsa yine koşarız” dediğimiz ve bir sonraki yeni macera için hazırlıklara başlama motivasyonu veren bir yarışı daha geride bıraktık.

Ertesi gün 110K koşacak olmalarına rağmen finişte bizi karşılamak için bekleyen arkadaşlarımızla ayaküstü sohbet ederken, yine 110K’ya kayıtlı @ominal ’in de bize katılması ve tanışıp sohbet etmek de ayrı bir keyif oldu. Onların finişlerine kalıp destek olmayı çok istesek de programımızı aylar öncesinden ayarlamıştık bile. Val d’Aran defteri bizim için tatmin edici bir şekilde kapanırken, ertesi sabah 5’teki ilk otobüs ile Barselona’ya geçip Grand Départ heyecanına ortak olacak, bitik bacaklarla Montjuïc’e tırmanıp etap kovalayacaktık…

* Yarışa sayılı günler kala acı haberini aldığımız ve hepimizi derinden etkileyen kaybımız @fatihtosun hocamızı bir kez daha saygıyla anıyor ve hem yarışımızı hem de yarış raporumuzu naçizane ona ithaf ediyoruz.

10 Beğeni