Kapadokya Ultra Maratonu 119 K Yarış Raporum

Kapadokya Ultra Maratonu 119 K Yarış Raporum

Manzara, Aidiyet, Toz, Reflü ve Hıçkırık

Kapadokya Ultra Maratonu, altı senedir düzenlenen, 2017’den beri de Ultra Trail World Tour kapsamı içinde yer alan bir yarış olmasının yanı sıra bana yaşattıkları nedeniyle de benim için ayrı bir önem arz ediyor. 2015 senesinde aynı coğrafyada 60 K (CMT) koştum. Her anlamda sıkıntısız ve çok keyifli bir yarış olmuştu. 2016 senesinde de 110 K (CUT) koştum ve o zamana kadar koştuğum mesafelerin en uzunuydu. Yarış öncesi yanlış antrenman biçimim yüzünden çok hızlı koşamamıştım ve zaman sınırına takılmama yedi dakika kala yarışı bitirmiştim. Son iki senedir Kapadokya’da koşmuyordum ve özellikle geçen sene arkadaşlarımı yarışırken görünce aklım orada kalmıştı. Artık tekrar zamanı gelmişti.

Yarış kaydımı aylar öncesinden yapmıştım. Uçak biletimi de erkenden aldım. Arkadaşlarım Hakan (Akben) ve Erol (Dinneden) telefon açtı ve Red Team olarak ekibimizin beş üyesi bulunduğum yere geldi. Birbirimizi uzun zamandan beri görmediğimiz için özlem giderip, gülüp eğlendik. Bir süre sonra dinlenmek için otellere dağıldık. Biraz uyuyup dinlendim. Saat 06:30’da uyandım ve grubumuzdan görmediğim diğer arkadaşlarımı da görmek adına yarış alanına gidip arkadaşlarımla yemek yedim. Yemek sonrası çok oyalanmadan otele geri döndüm, yarış için gerekli eşyalarımı hazırlayıp uyudum.

Sabah 05:15’de uyandım ve vakit kaybetmeden kahvaltıya indim. Kahvaltımı yaptıktan sonra tekrar odama çıkıp giyindim. Yarış yedide başlayacaktı ve ben odadan 06:30 gibi çıktım. Kaldığım otelle yarış alanı arasında aşağı yukarı iki km vardı ve yürüyerek gitmem gerekiyordu. Hızlı hızlı yürüyerek yola koyuldum. Yolda yarış alanına doğru tempolu koşan dört tane yabancı koşucu gördüm. Ben yürümeye devam ettim. Çöp tenekesinin yanından geçerken köpekler vardı ve iri olanı benden korkup karşı kaldırıma geçti. Bırakma çantamı 06:45’de yarış alanına bırakmam gerekiyordu ve bunun için bir anda koşmaya başladım. İşte ne olduysa o anda oldu. Şu benden korkan köpek bu sefer üsteme gelip saldırmaya başladı ve akabinde karşı şeritten de üç dört köpek geldi. Bir anda etrafımı iri iri altı yedi köpek sardı. Onlara doğru dönüp sakin sakin diye bağırdığımda duruyorlar. Arkamı dönüp yürümeye başlayınca havlayıp dişlerini gösterip üzerime atlamak için bir ileri bir geri gidiyorlardı. Arkama dönüp baktığımda uzakta iki tane koşucu gördüm onlara el sallayarak gelmelerini istedim. Onlarda korkup yürümeyi bıraktılar ve uzaktan bakmaya başladılar. Tam o sırada otellerin birinden bir araba çıktı. Arabaya otostop çektim ve beni aldı. Köpekleri nasıl kızdırdıysam arabaya bile saldırdılar. Yarış öncesi sabah sabah korku yaşadım ama yarış alanına da zamanında varmış oldum.

Yarış alanına vardığımda güneş daha yeni doğmuştu, ufukta güzel bir manzara vardı ve benim gibi yarışçılar renkli kıyafetleriyle sohbet edip yarışın başlama zamanını bekliyorlardı. 63. Km’de almak üzere çantamı bıraktıktan sonra Barışı (Yavuz) gördüm. O da çantasını bırakmaya gidiyordu. Yarış uzun olacaktı ve bırakma çantamın içinde şarj bataryası olsa da telefonumun şarjının bitmemesi için interneti kapattım ve daha sonra instagramda paylaşmak üzere video çekimi yapamaya başladım. Daha sonra yanıma Barış geldi ve beraber yarış başlama alanına giderken, Hakkı (Özkarakaş), Tamer (Kurt) ve Erol’u (Dinneden) gördük. Herkes önceki yarışlarına göre değerlendirilen bitirme süresine göre yer alacağı için onlarla aynı yerden başlayamadık. Başlama yerimizi göğüs numaralarımız belirliyordu.

Saat yediyi gösterdiğinde coşkulu kalabalığın içinden geçerek yarışa başladık. Herkes bizi videoya çekiyordu. Ürgüp’ün merkezinden başladığımız koşuya iki üç km sonra kendimizi peri bacalarının arasında bulduk. Sabah gün doğumunun verdiği manzaraya balonlar eşlik ediyordu ve benim gibi birçok kişi kenara çekilip fotoğraf çekiyordu. Beri bacalarının dar geçişleri tıkanmalara neden oluyordu ve hızlı koşucular yavaş olanların önüne geçmek için kenarlardan öne geçmeye çalışıyorlardı.

İlk istasyon olan İbrahipaşa’ya 08:20’de vardım. Muz, elma yiyip üç dakika sonra çıktım. İstasyon on birinci km’deydi ve istasyona bir km kala jel (GU) yiyip, tuz hapı (Salt Stick) aldım. Kendime sonradan yanlış olduğunu anladığım ve bunun bedelini ağır ödediğim bir sistem kurdum. Buna göre her on km’de bir enerji jeli ve tuz hapı alacaktım. Tuz hapında sorun yoktu fakat enerji jeli bir süre sonra midemi bulandırdı.

İbrahimpaşa’nın merkezinden yokuş yukarı yürüyerek devam ettim. Kısa bir süre sonra kendimi tekrar peri bacalarının arasında bulacaktım. Parkur genel olarak inişli çıkışlı olduğu için tamamında koşmak mümkün olmuyordu. Yokuş aşağı koşarken, yokuş yukarı yürümeyi tercih ediyordum ve yürürken de video ve fotoğraf çekimi yapıyordum. İkinci istasyon olan Uçhisar’a saat on ikide varmam gerekiyordu ve çok vaktim vardı. Aynı yerleri üç sene önce de koştuğum için gördükçe hatırlıyordum. Yirmi ikinci km’ye geldiğimde solumda küçük bir at eğitim alanı ve içinde de iki tane at vardı. Peri paçalarının içinden ince dar bir yoldan sola doğru tırmanmaya başladım. Etrafımda hiç duymadığım dilde konuşan koşucular vardı.

Beş yüz metre sonra zirveye vardım ve harikulade bir Avanos manzarasıyla karşılaştım. Benim gibi birçok koşucu durup manzara ve manzaraya eşlik eden balonların fotoğraflarını çekiyordu. Vakit kaybetmemek adına fazla oyalanmadan yola koyuldum. Uçhisar’a vardığımda saat 10.27’diydi. Bir şeyler atıştırıp, oyalanmadan oradan çıktım. Otuzlu km’lerde Göreme Milli Parkına vardım ve iki km sonra sarı tozlu yollarda tırmanmaya başladım. İnişe geçtiğimde sularımın bitmek üzere olduğunu fark ettim ve istasyona 3,5 km kala bir su istasyonuyla karşılaştım. Sularımı doldurmanın verdiği mutlulukla tırmanışa geçtim.

Kırklı km’lere geldiğimde tırmanış devam etmekle birlikte yol ancak tek kişinin geçebileceği inceliğe gelmişti. Kırk üçüncü km’ye geldiğimde tepeden aşağı doğru arka arkaya turistleri taşıyan üç tane at iniyordu. Selamlaşıp yol verdim ve tırmanmaya devam ettim. 48. Km’de bir CP vardı ve ne yazık ki oraya kadar beni götürecek yeterli içme suyum yoktu. Neyse ki tepeyi tırmanmadan hemen önce ek bir su istasyonu vardı. Suya kavuşmuş olmanın mutluluğuyla tepeyi tırmandım.

Zirveye ulaştım ve artık tırmanmak yerine koşuyordum. Sağıma baktığımda aşağıda hala tırmanan koşucular olduğunu gördüm. Yüzüme çarpan hafif esintiyle kısa bir süre koştuktan sonra tek kişinin koşabileceği dar ince patikada koşmaya başladım. Göreme Milli Parkının içindeydik. Sağımda peri bacaları vardı ve sol tarafım uçurumdu. Koşmaktan en keyif aldığım bölümdeydim. Tek sıkıntı önüme benden daha yavaş bir koşucunun denk gelmesiydi. Neyse ki önümdeki koşucu bilinçliydi ve bana yol verdi.
Çavuşin’e bitik halde geldim ama daha önceki koşularımdan deneyimli olduğum için burada toparlanıp devam edeceğimi biliyordum. Diğer istasyonlara nazaran burada on altı on yedi dakika harcadım. Çorba içtim, yüzümü yıkadım ve biraz oturup dinledikten sonra tırmanmak üzere yola koyuldum. Saat ikiyi geçiyordu ve Avanosun ıssız yamaçlarında birbirimizin peşi sıra yavaş yavaş tırmanıyorduk. Zirveye ulaşmama az kala kendi fotoğrafımı çektim. Yüzüm gayet sağlıklı görünüyordu ve moralim yerine geldi. Daha önceki senelerden bu tepeyi hatırlamıştım.

Tepeye vardığımda saatimden 50. km’de olduğumu gördüm. Saat 14.24 olmasına rağmen güneş bulutların arkasında kalmıştı ve manzara görülmeye değerdi. Yarım saat öncesinde bir ağrı kesici almıştım ve kasılan bacaklarım açılmıştı. Koşabilirdim ama koşmuyor adeta manzaranın tadını çıkararak yürüyordum.

Akdağ’a 15.11’de vardım. Buranın zaman sınırı 18.00’dı ve diğer istasyonlarda olduğu gibi buraya da zamanından çok önce gelmiştim. Telefondan video çekimi yaptığım halde zamanı çok iyi kullanıyordum ve yarışı zamanından çok önce bitirebileceğimi hissediyordum. Tek sorun yarışın başında yemekle ilgili yaptığım hataydı ve bu hata yarışın son yarısında rahatsız edici bir şekilde kendini gösterecekti.

Her koşucunun bünyesi ve vücudunun çalışma mekanizması farklıdır. Siz kendi vücudunuzun çalışma mekanizmasını bilirseniz ona göre hareket edersiniz. Çoğu zaman koşularda belirli bir mesafeden sonra canınız hiçbir şey yemek istemez. Kulaktan dolma bir bilgi olarak belirli aralıklarla canım istemese de gıda almam gerektiğini duydum ve bunu bu yarışta denemek üzere her on km’de bir enerji jeli ve bar almaya başladım. Bunun bana geri dönüşünü ilerleyen bölümlerde anlatacağım.

Ana istasyon olan Ürgüp’e (63 km.) 16.27’de vardım. Amacım buradan 17.00’da çıkmaktı. Gelir gelmez bırakma çantamı verdiler ve vakit kaybetmeden üstümü değiştirmeye başladım. Yarışa Hokka Speedgoat 2 ile başlamıştım. Onları çıkarıp ayak parmaklarımı vazelin sürdükten sonra diğer ayakkabılarımı (Speedgoat 3) giydim. Üstümü baştan aşağı değiştirip adeta yenilendim. Saatimin Garmin Fenix 3 Saphire) şarjı % 50’yi göstermesine rağmen taşınabilir batarya ile şarj ettim. Yolda yemek üzere çantama enerji jeli ve barı koydum. Gece soğuk olabilir diye çantama eldiven yağmurluk ve rüzgârlık koydum. Tüm bu işleri hallettikten sonra çantamı verip yemek aldım ve başka bir masaya geçtim. Masada Barış da vardı. Onu orada görmek moral olarak iyi geldi. Benden çok önce varmıştı ve gayet iyi görünüyordu.

Ürgüp’ten Barışla beraber çıkmıştık. Yalnız koşmayı sevdiğim ve dengemin bozulmasından korktuğum için Barışa beni bekleme sen koş git diyordum. O da daha hızlı koşamam ben de bu hızda koşuyorum dedi. Uzun süre beraber koştuk. Peri bacalarının arasından geçerken güneşin batışını seyrettik. Turuncuyla sarı birbirine karışarak bize muazzam bir manzara sundu. Tırmanış ve dar yollar bitip geniş düzlük başlayınca yanımıza Polonyalı bir koşucu geldi ve bizimle tanışıp sohbet etmeye başladı. Keyifli sohbetimiz bir süre devam ettikten sonra onu geride bırakarak yolumuza devam ettik.

Yol bir süre sonra tek kişinin geçebileceği darlığa ulaştı ve bodur dikenli bitki örtülerinin arasından geçtik. Aşağı ulaşınca geriye döner gibi sağa düz yola ulaştık ve geniş yolda koşmaya başladık. Barışla arkalı önlü koşuyorduk ve yolun belirli kısımlarında derin su birikintileri vardı. Yeteri kadar vaktimiz vardı ve sanki yol koşucusuymuşuz gibi ayaklarımızı ıslatmamak için sulardan sakınarak geçtik. Buraları iki sene önce karanlıkta geçmiştim ve akşamüzeri de olsa gündüz gözüyle görüp geçmek keyifliydi.

Damsa istasyonuna vardığımda saat 19:09’du ve buranın kapanış saati 22:00’dı. Buraya da üç saat önce varmıştım ve zamanla ilgili hiçbir sorun yaşamıyordum ama asıl yarış şimdi başlıyordu. Üç sene öncesinden hatırladığım tozlu dik tırmanış başlıyordu. Kendimi hazırlamıştım ama bu sene düşündüğüm kadar zor olmadı. En azından tozlar uçuşup boğazıma yapışmadı.

Taşkınpaşa istasyonu tek sınıflık küçük bir ilk okuldu ve koşucular tarafından farklı dillerin konuşulduğu bir kalabalığa ev sahipliği yapıyordu. Orada yine Barış’la karşılaştık. Biraz çorba içip lafladık ve beraber tekrar yola çıktık. Önümüzde bir tırmanış daha vardı ve bir süre önlü arkalı koşsak da sonrasında Barışa beni beklememesini söyledim ve ayrıldık. İkinci tepenin yarısını tırmanmıştım. İniş bittiğinde yorgunluğumu Karlık istasyonunda atacaktım.

Karlık istasyonuna 23:49’da vardım. Burası bir önceki istasyonun aksine loş ışığın altında garip bir sükûnete sahipti ama huzur vermiyordu. Koşucular ziyadesiyle yorgun görünüyordu. Sandalyede otururken uyuyanlar bile vardı. Kendimi çok iyi hissetmiyordum ama burada toparlanacağıma inanıyordum. Burada benimle üç kişi birden ilgilendi. İyi göründüğümü söyleyerek moral verdiler. Benimle röportaj çekimi yaptılar. Benimle ilgilenen görevlilerle bir süre sohbet ettik. Sohbet uzadı ve beni yormaya başladı. Yeterince oyalandığımı düşünerek yola çıktım.

Karanlık yolda tırmanmaya başladım. Tırmanışlar ve inişler bitmeyecek olsa da son dik tepeyi çıkıyordum. Yarışın başlarında fazladan yediğim jeller sanki şimdi midemi bulandırıyordu ve derinden gelen güçlü bir hıçkırık peşimi bırakmıyor hızlı koşmamı engelliyordu. Taşocağı istasyonuna kadar hıçkırıkla mücadele ederek geldim. Çadırdaki görevlilerden birine hıçkırık tuttuğunu söyledim. Limon emerseniz iyi gelir dedi fakat limonu emer emmez dışarı koşup istifra etmeye başladım. Şiddetli istifra sonrası içim dışıma çıktı. Hıçkırığım geçti fakat boğazımda tahribat oluştu. Tuzlu bisküvi yememi önerdiler. Canım hiçbir şey istemediği halde, tuzlu bisküvi yiyip çay içtim.

Yola çıktığımda midem rahatlamıştı ve yarışı keyifli bir şekilde bitirebileceğimi düşünüyordum ki yanılmışım. Daha öncesinden de hatırladığım teknik iniş ve tırmanışlar başlamıştı. Kafa lambamın (Petzle Nao) 750 lümen olması ve iyi baton kullanmam sayesinde güvenli bir şekilde koşabiliyordum. Teknik patika bitmeye yakın hıçkırığım tekrar nüksetti ve hızlı koşmamı engelledi. Yarış benim için ıstıraba dönüşmüştü. O an şunu düşündüm: yarışı iyi bir sürede bitirecektim ama keyif almıyordum. Yaşadığım sağlık sorunu yarışı bitireceğim zaman yaşayacağım mutluluğu gölgeleyecekti. Üç sene önce süreninin bitmesine yedi dakika kala bitirmiştim ama hiçbir sağlık sorunu yaşamamıştım. O zaman süreyle ilgili stres yaşamıştım ama gayet sağlıklıydım. Hangisi daha iyiydi?

Patika son bulup yerini yerleşim yerlerinin içinden geçtiğimiz asfalta bıraktığında üç tane yabancı koşucu sesli şekilde müzik dinleyerek yanımdan geçtiler. Bana da moral verip dördüncü olarak yanlarına çağırsalar da hıçkırığın verdiği yorgunlukla o gücü kendimde bulmadım ve onların gözden kaybolmasını seyrettim. Ürgüp’ün içine yaklaşırken Arnavut kaldırımlı taşların olduğu dik bir yokuşa geldim, ve güç bela hıçkırıkla cebelleşerek tırmandım. Artık çok az kalmıştı. Tekrar iniş başladı ve eski evlerin dar sokaklarından geçerek bitişe yaklaştım. Yürümeye yakın bir hızda koşuyordum. Bitişi gördüğümde arkadaşlarım (Red Team) Kadir diye bağırdılar. Onların sesini duyunca koşmaya başladım ve bitişten geçtim. Moral olarak kendimi iyi hissetmiyordum ve bitirdiğime sevinemedim bile, fakat 21 saat 17 dakikalık bir süre hiç de fena sayılmazdı. Arkadaşlarım beni tebrik ettiler, beraber fotoğraf çektirdik. O sırada onların orada olması ve beni içtenlikle karşılamaları paha biçilemezdi. Zor bir yarış iyi ve kötü hatıralarıyla unutulmamak üzere geride kalmıştı.

14 Likes

Böyle bir koşuya katılmak cesaret işi. Yaşınızı merak ettim

Raporunuz icin tesekkur ederim. Birkac sene icinde Kapadokya’da kosmak istedigim icin ilgi ile okudum.
Enerji jellerini yol maratonlarinda siklikla kullaniyorum, 4-5 jel ve sikca su icerek baska besine ihtiyac duymadan maraton mesafelerini sorunsuz tamamladim. Ultra mesafelerde jel kullanimi mutlaka farklidir, maalesef o mesafelerde hic deneyimim yok.
Acaba enerji jelinizi onceki kosularinizda deneme sansiniz olmadi mi, ilk defa bu yarista mi kullandiniz? O yuzden bunyeniz ters tepki vermis olabilir mi?