İDA Ultra 114K Yarış Raporu

İDA Ultra 2021

Sabahın köründe yaklaşık saat 04:00 gibi kalkıp hazırlanıyorum. Aracımızla Edremit’ten Güre’ye ulaşıyoruz hep birlikte. 06:00’da Güre’den kalkan servis otobüsü ile yarım saat sonra da Yeşilyurt köyüne varıyoruz. Hava karanlık hala ama, bu mevsim için pek soğuk sayılmaz. Sabah ayazı yok. Çiseleyen yağmur havayı yumuşatmış oldukça.

Köy meydanında beklerken yağmur şiddetini iyice artırıyor. Birer çatı altı bulmaya çalışıyoruz. Köyün taş yolları sanki sabunlu su dökülmüş gibi kayıyor.

Kafa fenerlerinin huzmeleri yağmur damlaları ile kesiliyor, yolu yeterince aydınlatamıyor. Şimdilik köy meydanı aydınlık. Bakalım arazide ne olacak.

Yarış başlangıcına az kaldı. Uyarı geldi “son beş dakika” diye. Sanki yağmur için verdiler uyarıyı. Tufana döndü yağış. Yağmurluğumu geçiriyorum üzerime.

Yaklaşık 250 kişiyiz. 200’e yakını 66 km koşacak, 50 kadarı 114 km. Kayıt yaptıranların yarısına yakını hava ve yol durumunu görünce hiç gelmemiş bile. Akıllıca olduğunu itiraf etmeliyim.

Özgür’ü ön sıraya yolladım. Derece alması muhtemel. (Gerçekten de yaş grubunda birinci oldu) Ben ise arkalardayım. Kimsenin önünde engel kalmak istemiyorum. Yavaş başlamak niyetindeyim.

Bu sefer kararlıyım. Çok temkinli olacağım. Daha önce yapmadığım bir çok şey geliyor aklıma, hepsinden medet umuyorum. Saatimde rota yüklü, harita desteği ile gideceğim. Biraz ısınma hareketleri yaptım. Nabzımı yükseltmeden 5-10 km gideyim, sonra bakacağım duruma.

Sonunda geri sayım bitti. Özgür’ü göremedim. 66Km koşacak olan Turgay ile birlikte hızla önden fırlamışlardır bile.

İlk 60 km’yi birlikte koşmayı planladığım, 66K yarışçısı Ramazan ve Uğur’u da göremiyorum. Zaten öyle bir yağıyor ki, burnumun ucunu bile görmüyorum. Üstünüze tufan gibi yağmur yağmadıysa hiç ultra yaptım demeyin…

Kalabalıkla birlikte, “yürü-koş”lar yaparak ilk 2,5 km’yi geçtik. Taş yolun kayganlığı bitti. Her yer yağmur suyu ve çamur gölcükleri ile dolu olsa da, şükür yol henüz koşulabilir durumda. 250 metre irtifayı yükseldik. Önümde 8 km süren iniş var. Artık biraz hızlanma zamanı.

Yağmur azaldı biraz. Üstümdeki yağmurluk en iyilerinden biri, yine de ter içindeyim. Resmen bunaldım.

Hiç koşuya ara vermeden ceketimi üstümden çıkardım. Kendi cebi içine katlamakla falan uğraşmadan biraz büzdüm. Sırt çantamı da çıkardım. Yağmurluğun bir ucunu çantadan dışarı taşırarak, gerektiğinde kolay ulaşılacak şekilde yerleştirdim. Bir yandan koşarken yeniden sırt çantamı giyindim.

Oh be… Dünya varmış. Yağmur hala orta şiddette. Biraz ıslanıyorum ama, kendi terimle ıslanmaktansa, Kaz Dağları’nın mis gibi yağmurunu tabii ki tercih ederim.

O değilde nasıl ferahladım anlatamam. Sırtınızda yağmurlukla koşmadıysanız hiç ultra yaptım demeyin…

Gökteki koyu bulutlar, sanki üstümde battaniye gibi duruyor. Görüş mesafesi çok kısıtlı. Hava zifiri karanlık. Topluca giderken aynı anda yanan bir çok kafa feneri yolu iyi gösteriyordu. Yokuş çıkarken yavaş olmak da görüş mesafesinin kısalığını telafi ediyordu.

Şimdi hızla yokuş aşağı koşmaya çalışıyorum ve yanımda yöremde pek kimse kalmadı. Sağanak da iyice arttı. Kafa fenerinin pek faydası yok.

Aslında yağmurda araçların farları bile iyi göstermez. Bunu biliyorum ama, yine de canım sıkılıyor. Yağmurlu bir gecede yokuş aşağı hızla koşmadıysanız, hiç ultra yaptım demeyin…

Yol nasıl kayıyor anlatılmaz. Daha araziye çıkmadık, yine de önüme aniden çıkan taş, su, çukur gibi engellerden kaçarken karda kayan ralli aracı gibi yan yan gidiyorum. Gün bir ışısa bütün dertlerim bitecek gibi geliyor bana.

Eğer gece vakti, yağmurlu bir havada, arazide, kaygan çamurun üstünde, yokuş aşağı hız yapmaya çalışmadıysanız, hiç ultra koştum demeyin….

11 km kadar sonra yokuşu tamamen inmiş durumdayım. Neyse… Düşmeden buraya kadar geldim. Yaklaşık 1 saat 15 dakika sürdü ve şükür hava ışımaya başladı. Sonrası kolay artık.

Tekrar yokuş çıkıyorum. 15,5 km’de ilk istasyon. Adatepe kontrol noktası (CP). 2 saat oldu. Yağmur gerçekten kudurdu artık ama, önümü görüyorum ya, dert değil. Hava soğuk sayılmaz. Yağmurluğa gerek yok henüz. Kafam açık, üstümde kısa şort ve kısa kollu tişört var. Sanki yazın plajdaymışım gibi gidiyorum. Bir iki kişi laf atsa da genelde kimse umursamıyor.

Bu istasyonda jel var, kapıyorum hemen. Bir soda içiyorum. Suyun çoğu hala mataralarda duruyor. Yanıma paketli atıştırmalıklardan da iki tane alıp beklemeden devam ediyorum.

Artık arazideyiz. Önce uzun bir iniş var. Var da, iniş takımları çalışmıyor. “Keşke kayak taşısaydım yanımda” diyorum, çimen çamur demez, kaya kaya inerdim.

Zaten yine kaymaktan adım atmaya fırsat yok. Toprağa basıyorum kayıyor, çimene basıyorum kayıyor, su birikintisine basıyorum kayıyor… Bir süre sonra dengemi bulamaz oluyorum. Tekne yolculuğundan yeni dönmüş gibi her şey sallanıyor. 5 km uzunluğunda bir çamuru kayarak geçmediyseniz hiç ultra yaptım demeyin…

Kaya kaya da olsa yol ilerliyor. 20 km olduğunda iniş bitiyor. Düzlükte biraz yavaş tempo koşmaya niyetleniyorum. O da ne… Aşacağım küçük dere, yağmur sonrası -hadi nehir demeyeyim- çaya dönmüş. Dize kadar suların içinde cop cop aşılacak. Bizden 2 saat sonra başlayacak olan 36 km yarışında yerleştirilecek olan portatif köprü henüz ortada yok.

Nerede eski hassasiyetlerim. Küçük dereleri geçerken ayakkabıyı, çorabı çıkarıp dereyi geçince tekrar giyerdim. Şimdi ayağın kuru kalması nasıl bir şey unuttum. 15-20 saat ayağınız buz gibi suyla ıslanmamışsa hiç ultra koştum demeyin…

Önümdeki yarışçı bir anda suya yuvarlandı. Gerçi hemen toparlandı ama iyice bir yıkanmış oldu. Giydiği yağmurluğun bir anlamı kalmadı.

“Sorun var mı?” diye soruyorum. Şaşırıyor. “Nooldu ki” diyor.

Zaten öyle ıslaktı ki, dereye düştüğünü bile anlayamadı gariban. “Yok bir şey” diyorum.

Bu arada hava biraz ısınıyor. “Şükür soğuk değil bari” diyorum. Daha sesin yankısı benliğimden kaybolmadan duvar gibi bir çıkışla karşılaşıyorum.

Dik ama kısa bir yokuş. Hadi bakalım. Yer çekimi sen inerken yardım ediyordu. Çık bakalım yer çekimine karşı çıkabilirsen şimdi.

Bazen katır gibi, bazen köpek gibi, bazen tavşan gibi şekillere girip iki ayak, dört ayak değişimleriyle tırmanıyorum. Gerçi sırt çantam yüzünden daha çok deveye benziyorum ama, sonuçta develerin yağmur ve yokuşla işi olmaz. Maymuna dönüyorum galiba en fazla.

Yokuş bitince genellikle düzlükteki hızımı ayarlamak için telefondaki programla kalan yolu değerlendiririm. Ancak bu yağmurda aklıma bile getirmiyorum. Islanmasını göze alamıyorum. Telefonu bir poşete koydum, kuru tutuyorum. Acil bir durumda çalışır olarak bulabilmem gerek.

Hava uygun olsa seyrine doyulmaz, pembe renkte kayalardan oluşmuş bir alana ulaşıyorum. Öyle parlak ki, tuzağı fark ediyorum hemen. Buz üzerinde kösele ayakkabı ile dolaşsam, herhalde bu kadar kaymaz. Bir düşersem sivri taşlar kesilmedik yerimi bırakmayacak. Saatte 1 km’yi bile bulmayan bir hızla sonunda burayı düşmeden geçebiliyorum.

Bir sonraki biraz daha uzun bir yokuş. Çamurda çıkmayı öğrendim, yavaş da olsa aşıyorum. Bir beter iniş, bir azgın dere geçişi sonrası geniş bir bataklığa varıyorum. Bataklık ile ayakkabısına iddiaya tutuşuyoruz. Neyse ki sonunda ayakkabılar bende kalıyor.

Tam zor kısım bitti derken asıl yokuşa varıyorum. 550 metre yükselmem gerekecek.

Ya oğlum, geri zekalı falan mısın. Biri çekse kameraya şu yaptıklarını insan içine çıkamazsın. 100-150 metrelik irtifalı 1-2 km’lik yokuşları zor aştın zaten. Şimdi 6 km sürecek bu yokuş, çamur deryasında, şiddetli yağmurda nasıl aşılacak.

Ama hava aydınlık. Önümü görüyorum ya, bu bana yetiyor. Devam ediyorum.

Bu sırada yağmur biraz hafifliyor. Burada toprak daha sıkı. Nispeten daha rahat çıkılıyor, fazla patinaj yapmıyor. Yokuşun ilk yarısını aştığımda, 30. km’de Doyran CP’ye varıyorum.

Köyün bir yanından girip diğer yanından çıkarak istasyonu geçiyoruz. Burada artık suyum azalmış, dolduruyorum. Bir şeyler yemeye çalışıyorum. Yolda kullandığım paket keklerin ambalajlarını çöpe atıp yeni iki paket daha alıyorum yanıma.

Uzun ultra yarışları, aslında yemek yarışı sayılır. Doğal olarak yemek sonrası koşarsanız sindirim sistemi devreye giremez. Ya koşamazsınız, ya hazmedemezsiniz.

Ancak bu ultramaraton işini yapmak istiyorsanız, ikisini aynı anda becermeyi öğrenmeniz gerek. Hem bolca yiyeceksiniz, hem de makul bir hızda koşmaya devam edeceksiniz. Yoksa kişiye göre değişen bir süre sonra enerjiniz tükenir ve kımıldayamaz hale gelirsiniz. Buna “Duvara Çarpmak” denir.

Yok eğer “Önce durup hazmedeyim, sonra koşayım” derseniz, bu sefer de Cut-Off süresini aşarsınız, diskalifiye olursunuz.

İstasyondan sonra 4 km kadar daha tırmanıp 250 metre daha yükseliyoruz. Evet, yağmur yeniden şiddetleniyor, her yer balçık ve çamur içinde. Yine de inanılmaz güzellikte bir manzara var tepede.

O zaman biraz anlıyorum kendimi. Uzaktan bakınca geri zekalılık gibi görünse de, yol boyunca çektiğin çileyi sana hissettirmeyen eşsiz bir güzellik içinde yol alıyorum.

Biraz durup yüzümü yağmura çeviriyorum. Doğal bir duşun altında gibiyim. Aklıbaşında, normal bir insan üşür, hatta donar ama, soğuk su beni ferahlatıyor. Yokuş çıkarken ısınan vücudunuzu kış yağmuru ile soğutmadıysanız, hiç ultra yaptım demeyin…

Bitmez bir yokuştan aşağı, 1 saatten fazla koşarak, düşe kalka, Çitlenbik tepesinden Altınoluk’a iniyorum. Buradaki CP’de 42 km., yani ilk maraton tamamlanıyor.

Yola çıkalı 5 saat 45 dakika olmuş. Öğlen saatleri ve deniz seviyesindeyiz. Sürekli ılık bir yağmurla yıkanıyorum, hiç ter kokmuyorum. Çok güzel.

Biraz sıcak çorba içip yola devam ediyorum. Önümde sıkı bir yokuş var. 4 km mesafede 480 metre yükselmem gerek. Attığım 3-4 adımdan biri de kayıp geri geliyor. Yağmura rağmen ter içindeyim. 46-51 km arası çok teknik olmayan hafif inişli bir düzlük. Biraz dinlenme ve hız zamanı. 51. km’de Dedepınar CP var.

Bir derenin kenarında, çok güzel ahşap bir platformda harika bir istasyon. Gönüllü gençler burada da inanılmayacak kadar ilgili ve özverili.

Kendimi dinliyorum biraz. Garip ama hiç bir yorgunluk duymuyorum. Yağmurdan mı acaba. Yoksa buranın çok yüksek oksijen içermesinden mi.

Yine de bu istasyondan yola çıktıktan daha 30 metre sonra, ilk kez yolu kaçırıyorum. Dere içinden bir süre gitmek gerek. Hemen az sonra bir işaret tabelası var ama, yere bakmaktan görememişim. Saate rotayı yüklemiş olduğumdan uyarı geliyor kolumdan. Fazla kayıp yaşamadan yolu bulup devam ediyorum.

Bundan sonrasında, gittikçe teknik bölümler artmaya başlıyor. Önce dik bir dere yatağı çıkışı, sonra heyelan alanlarından teknik inişler. Böylece biri 200 metre, diğerleri 100 metre kadar irtifa aldıran 4 yokuşu, taş, kaya ve balçık içinden geçerek 17 km daha gidiyorum. Sonuna doğru suyum bitiyorsa da, gökten sürekli yağdığı için dert etmiyorum. Son bir zor inişten sonra, 67. km’de Çamlıbel CP’deyim. Yola çıkalı 10 saati geçmiş. Hava hala aydınlık ama, akşam 17:00 olmuş. 18:00 gibi kararacak.

Burası aynı zamanda “Drop Bag” istasyonu. Yani başlangıçta verdiğiniz özel etiketli bir torbanızı bu istasyonda size ulaştırıyorlar. Yarıştan sonra finiş noktasında geri verecekler. İçinden iki yedek jel, fener için yedek piller, bir yağmur şapkası ve telefon için powerbank alıyorum.

Gönüllü gençler koşturuyorlar CP’de. Bir şey almak için davransam, üç kişi birden yardıma geliyor. Makarna, çorba, soda falan habire yiyip içiyorum.

Gençlerden biri “Bir şey ister misiniz?” diye soruyor. Bir makarna daha istiyorum. “Ama” diyorum, “tamamen doldur tabağı”. Gülerek fırlıyor. Tepeleme makarna dolu bir tabak getiriyor. Ben de şaşırıyorum bu kadar ciddiye aldığına.

Benden önce gelmiş olan bir katılımcı şaşırarak beni seyrediyor. “Onu yersen koşamazsın” diyor. Gülüyorum. “Yemezsem de koşamam” diye cevap veriyorum. Bir şey demiyor.

Yarışın tam ortasında tıka basa yedikten sonra koşmadıysanız, hiç ultra yaptım demeyin…

Yeme içme bitince bakıyorum zaman ilerlemiş, acele kalkıyorum. Henüz yorgunluk başlamadı. Yolun çoğu bitti. Yokuşların 7’si çıkıldı. Toplam tırmanışım 3200 metreyi buldu. Gerisi kolay görünüyor. Yaklaşık 50 km kaldı. Her biri 300 metre kadar yükselen 4 ana yokuş kaldı çıkılacak.

Aydınlıkta 3 km koşarak deniz seviyesine kadar indikten sonra ilk tırmanış başlıyor. Tepenin ortalarında, birden zeytinliklerden çıkıp sert bir dağ patikasına, daha doğrusu keçi yoluna dönüyoruz. Yağmur yine çok şiddetli. Az sonra hava kararıyor. Feneri açıyorum ama sanki sadece yağmuru aydınlatıyor.

Burada yönü bulmamız için işaretlere reflektörler eklenmiş. Bu kedi gözleri parlamasa yolu takip etmek mümkün değil. Uzun zamandır parkurda yalnızım. Habire tırmanıyorum. Ayakkabımın üstünden sel suları akıyor. Yükseldikçe hava soğuyor. Rüzgar gittikçe artıyor.

Yağmurluğu giysemiydim acaba. Şimdi giyeyim desem, bu karanlıkta malzemelerimden bir kısmı düşüp kaybolabilir. Dikenlerin, dalların, çalıların içindeyim, yağmurluk büyük ihtimal kısa sürede yırtılır. Ayrıca bu yokuşta bir de fazla gelip terletebilir. En iyisi biraz daha bekleyip düz bir yerde giymek.

İyi de düzlük falan yok ki… Sanki aynı yerde dönüp duruyor gibiyim. Hiç bir şey görmeden habire tırmanıyorum. Işığım sadece 8-10 metreyi gösterebiliyor. Bir işareti geçiyorum, bir sonrakini göremediğimden ne yana gideyim bilemiyorum. İşaretleri göremeden yağmur altında, gece karanlığında ve yapayalnız, kilometrelerce gitmediyseniz, hiç ultra yaptım demeyin…

Sıkıntıdan patlıyorum, içimden türkü söylemeye başlıyorum.

“Martinimin fuları
Gece geçtim yolları
Aslan Mican geliyor
Takmaz karakolları”

Takmazdı gerçekten. Tam bir kabadayıydı. Hem de en altın kalplisinden.

Nerden geldi şimdi aklıma. Düşünme bunları. Devam et…

Geçelim bakalım yolları gece gece. Bir yerde bitecek nasılsa. Ara sıra köy yoluna girip güya turistik yerlerden geçiyoruz. Kapıda yazmasa “Hasanboğuldu” diye mesela, anlamam mümkün değil. Zifiri karanlıktayız.

Rüzgar artıyor ve üşümeye başlıyorum. Üstümde hala kısa kollu bir tişört var ve suya sokup sıkmadan çıkarılmış kadar ıslak. Kafamda artık bir kep var ama, su geçirmezliği fazla değil. Şakaklarımdan yağmur suları süzülüyor. Ayaklar ise en başından beri hiç kuru alan görmedi. Bu kadar balçığa girdi çıktı, hala pırıl pırıl. Üstünde çamur kalamıyor, bir akar suya giriyorsun tertemiz oluyor.

“Vay benim canım, Micanım
Dünyalarda bir canım”

Dur şimdi yaaa…

Dört ana tepenin ikincisini aştıktan sonra Beyoba CP’ye varıyorum. Burası 83. km. Saat 20:30. 13,5 saattir yoldayım.

İstasyona giriyorum, içerisi sıcak. Sağolsunlar ısıtmışlar binayı. Sıcağa girer girmez üstümdeki tişört kurumaya başlıyor, buharlaşan su beni donduruyor bir anda. Açık havada pek dert etmediğim soğuk, burada çenemi takırdatmaya başlıyor.

Çantamdan uzun kollu üstü çıkarıyorum. Sürekli yağmur yemekten sırılsıklam. Suyunu sıkıp giyiyorum. Üzerine de yağmurluğumu giyinip sıcak kahve ve çorba içiyorum. Hayır. Hiç faydası yok. Hemen soğuk alana çıkmam gerek.

Yanıma yolda yemek için bir şeyler alıyorum, teşekkür etmek istiyorum, sesim çıkmıyor. Elimle selam verip kendimi dışarı atıyorum.

Yol çok dik olmayan bir yokuş. Yaklaşık 15 dakika içinde, 2 km kadar nefes nefese koştuktan sonra artık titremem geçiyor.

Pınarbaşı, Mehmetalanı derken yine köy yollarını terkedip dağ yoluna çıkıyoruz. Başlıyoruz Boztepe, Göktepe, Geriştepe, Kocakır Tepesi diye tepeleri inip çıkmaya.

İşin iyi tarafı rüzgar kesildi, pek üşümüyorum. Kötü tarafı ise sis bastı. Artık 2 metre önümü bile göremiyorum. Kafa fenerini yakmak zorundayım reflektörleri görmek için. Ancak sisli havada uzunları yakmış gibi kör oluyorum resmen.

Adım adım gidiyorum. Gözüm saatte hep yoldan çıkmayım diye. Eğer zifiri karanlıkta, şiddetli yağmur altında ve yer gök çamur içindeyken, sırtınızda ıslak giysiler ve yağmurluk varken, durakladığınız anda bile tiril tiril titrerken, bu sırada teknik bir çıkıştaysanız ve yapayalnız yol bulmaya çalışırken, yoğun bir sisle karşılaşıp kör gibi mahsur kalmadıysanız, hiç ultra yaptım demeyin…

Sonunda olacak olan oluyor, saat uyarıyı veriyor. Yolun dışındayım. Sola kaymış görünüyorum.

Biraz sağa gidiyorum hemen, son anda duruyorum. Dimdik bir yar. Dibi görünmüyor. Fenerin doğrudan aşağı baktığında çok daha uzağı gösterdiğini de söylemeliyim. Hemen geri çekiliyorum.

Sola doğru gidiyorum biraz. Saat belki biraz hata yapmış olabilir. Biraz gidince çalı ve dikenlere takılıyorum . Kurtulmaya çalıştıkça dolanıyorum. Sonunda dalları kırıp parmaklarımı kanatarak kurtuluyorum.

Yol görünmüyor ne yapsam. Az sonra umutsuzluğa kapılıyorum. Feneri elime alıp yerden tarıyorum, yola benzer bir şey yok. Yukarı kaldıyorum, reflektör görmüyorum.

“Bırakayım bari burada, gelip alsınlar beni” diye geçiyor aklımdan. Telefonu çıkarıp ıslatmamaya çalışarak bakıyorum, servis yok. Durup kalıyorum olduğum yerde. Bir süredir aklıma takılıp kalan türküyü mırıldanıyorum.

“Mican sen öleceksin
Kabire gireceksin
Dokuz tahta altında
Ne hesap vereceksin. “

Olduğum yerde düşünüyorum. Dokuz değildi. Hepsini saymamıştım gerçi ama, fazlaydı.

“İki genç insin” diye bağırmıştı hoca. Hiç üstüme alınmamıştım önce. Pek genç sayılmazdım 61 yaşında.

Az sonra kimse inmeyince atladım aşağıya. Yan çevirdim ellerimle. Son kez hissettim onu. Dokuzdan sonrasını saymadım. Bir daha da bakamadım.

Toparlanıyorum biraz. Bir kaç kar tanesi görüyorum. Yağmurluk beni oldukça koruyor soğuktan. Sağa sola bakınmaya başlıyorum. Birden sert ve soğuk bir rüzgar işliyor yakamdan içeri. Sis açılıyor azıcık. Bir an için yol görünüyor. Hemen hızlıca hareket ediyorum, tutuyorum patikayı. Bir dakika sürmeden ileride bir reflektör parlıyor. Doğru yoldayım. Kaldığım yerden devam ediyorum yola. Ve türküye…

“Rakı koydum fincana
Hele de bakın şu cana
Kör olasın Kel Seyit
Nasıl kıydın bu cana

Vay benim canım”

Kendi kendime şarkı mırıldanarak Ortaobaya varıyorum. Tam 100. km. Artık gece yarısı oldu. Neredeyse 17 saattir yağmurla boğuşuyorum. Bundan sonra yokuş yok. Olmasın zaten. Yetti, arttı bile. Toplamda 4600 metre tırmandım. Neredeyse Ağrı dağına çıktım. İşin garibi bir yorgunluk da hissetmiyorum. Sadece sis bıktırdı beni. Dört bir yanım beyaz duman içinde sanki. Sadece su buharı, biliyorum ama, sanki nefesimi kesiyor.

İstasyon içi sıcak olsa da, durunca yine üşümeye başlıyorum. Sıcak bir şeyler içip devam ediyorum hemen. Çok geciktim zaten.

Başlangıç kısmı hafif yokuş yukarı ama koşuyorum ve durmak istemiyorum. Sonrası uzun bir iniş. Alçaldıkça sis dağılıyor. Şose yolda hazır önümü görürken gidebildiğim kadar gidip hızlıca bitirmek istiyorum. Çok zaman kaybettim.

Yol hep böyle düzgün gidecek sanırken aniden bir ok işareti beni yeniden karanlık ve çamurlu araziye döndürüyor.

Tanrım. Yine mi teknik iniş. Belki yağmurdan önce veya gün ışığında çok güzel bir yerdir. Bilemiyorum. Şimdi benim gördüğüm, ya da yağmurdan dolayı göremediğim, ayaklarımın altından yuvarlanan futbol topu kadar taşlar ve yeniden can bulduğu için sevinçten kudurmuş bir dere yatağı. Bırak koşmayı, ayakta durmak dert.

“Micanım
Dünyalarda bir canım”

Sisin dağılması, yağmurun azalması ve alçaklarda ısının artması beni biraz rahatlatıyor. Tahminimden daha hızlı iniyorum. Yeniden aydınlık bir caddedeyim. 105. km’de Zeytinli’ye vardım.

Gerisi düz yol. Yağmur neredeyse durdu. Yağmurluğun içinde sıcak ve kuruyum artık. Böyle koşmak bir keyif. Mücadelenin sonlarına yaklaştığınızda hala keyif almıyorsanız, hiç ultra yaptım demeyin.

2 km koşuyorum düz asfaltta, Kızılkeçili burası. 2 km daha koşuyorum aynı yolda yokuş aşağı. Bu sırada Ortaoba İstasyonu’ndan benden önce çıkmış olan 3 kişiyi teker teker geçiyorum selamlayarak. Birlikte koştuklarınızın rakipleriniz değil, arkadaşlarınız olduğunu anlamamışsanız, hiç ultra yaptım demeyin…

“Martinimin pulları
Gece kestim yolları
Aslan Mican geliyor
Saymaz karakolları”

Hayır. Sırası değil. Sonra hatırla bunları. Şimdi koşma zamanı.

109 km oldu. Yol zeytin bahçelerine dönüyor. Sık sık tüm yolu kaplayan çamurlu su göletlerine rastlasam da, sis yok, rüzgar yok, yağmur yok, yokuş yok, iniş yok. Düşük tempo ile “yürü- koş”lar yapıyorum.

112,5 km oldu, bahçelerden çıktım. Yeniden düz bir asfalttayım. Keşke biraz daha yokuş olsaydı. Yarışın son kilometrelerinde bile yokuş koşabildim diyemiyorsanız, hiç ultra yaptım demeyin.

Asfaltta gidilen son 1500 metre. 114 oldu işte. Bitiş takından geçiyorum, madalyam takılıyor.

Gece 02:20 oldu. Bu saatte yardım etmek için çırpınanlar var hala. Bir şeyler soruyorlar ama biraz küntlük başlıyor. Ne istediğime bir an karar veremiyorum.

Yemek salonuna doğru giderken birden vazgeçip duruyorum. Bitiş torbamı isteyip üstümü değiştirmeye karar veriyorum. 36 km koşan Onur Kalak’ı arayıp beni almak için araçla gelmesini haber veriyorum.

Soyunma odasında üstümü çıkartmak için debeleniyorum. Islanmış, kurumuş, kaskatı olmuş, tenime yapışmışlar. Artık ellerim kollarım bana itaat edemiyor. Çok zor değiştiriyorum üstümü. En zoru da çoraplar oluyor. Eğilmek nasıl bir dert anlatılmaz.

Eğilmek mi?..

Bu mu yani sorun. Hiç utanmıyor musun şunu söylemekten. Gören de sen hesap veriyorsun sanacak dokuz tahta altında.

Eğilmek ha… Dert ha…

İyi ya işte.

Derdin var. Acıyı, soğuğu, açlığı hissediyorsun. Yoruldun, üşüdün, ıslandın, canın yandı.

Ayağın burkuldu, ayak tırnağın şişti, elin yaralandı, kulağında diken izi, şakağında dal yarası, dizlerinde morluklar.

Yaşıyorsun.

Dinleneceksin, ısınacaksın, iyileşeceksin, açlığın, susuzluğun gidecek. Yıkanacaksın, çamurların akacak. Temiz ve kuru giysilerle sıcak bir yatakta uyuyacaksın.

Bir süre daha.

Bekle, sonra sıra sana da gelecek.

Yine de ben dağlara taşlara sığamazken, onun toprak altında yatıyor olmasına katlanamıyorum.

16 Nisan’da, ellerimle mezarına koyduğumdan beri, onun anısına bir zorluğu yenmek istedim hep. Bir kaç kere denedim. Gücüm yetmedi. Bir türlü sonunu getiremedim.

Ama pes etmedim. Sonunda onun da beğeneceğini umduğum bir işi başarmak için inatla çalışmaya devam ettim.

114 km ve 19,5 saat süren bu mücadelemi bu yıl kaybettiğim, yardımlarını, dostluğunu, iyiliğini asla unutmadığım can arkadaşım Mehmet Çilengir’e adıyorum.

Ülkemizin en zor yarışlarından birini, en güçlü ultracıların heyecanla beklediği bu organizasyonu, (kardeşim Özgür Sancak dahil), sadece 39 kişi tamamlayabildik. Yokuş miktarı, uzunluğu, teknik bölümleri, karanlığı, yağmuru, çamuru ve sisi ile gerçekten zorladı beni.

Ancak bütün bu zorlukları, bir sevdiğiniz için yaşamamışsanız, hiç ultra koştum demeyin…

31 Beğeni

Bu kadar güzel bir ultra raporu okumadıysanız, hiç ultra raporu okudum demeyin…

8 Beğeni

Yarış için tebrik bu güzel rapor için teşekkür ederim. Sanırım bu yarış için uzun bir aradan sonra ben de bir yarış raporu yazacağım.

Kaybınıza üzüldüm. Başınız sağolsun, Allah rahmet eylesin.

3 Beğeni

Tebrikler yazı da, koşuda şahane…

3 Beğeni

Sabah bir çırpıda okudum yazınızı. Çok akıcı bir şekilde yazmışsınız, elinize sağlık. 66K parkurunu koşmuş biri olarak, yazınızın ilk yarısını okurken tekrar parkuru koşmuş kadar oldum. :slightly_smiling_face:

3 Beğeni

Başınız sağolsun. Yazı ve yaşattığı deneyim harikaydı.

2 Beğeni

Yazıyı okuduktan sonra vay be derdirtti bana, ne yarış olmuş ama! Tebrik ediyorum. Ayrıca arkadaşınıza çok üzüldüm, bunun ne demek olduğunu ancak çok sevdiği bir dostunu kaybeden anlar. Yüreğimin derinlerine bende yıllar önce tam da bugün, 27 Aralık 2014 günü bir can dostumu gömmüştüm. Başınız sağolsun. Mekanları cennet olsun…!!!

4 Beğeni

Ancak bütün bu zorlukları, bir sevdiğiniz için yaşamamışsanız, hiç ultra koştum demeyin…

Babamı gömdüm de geldim 66K koştum. Yarışın zor olması, zorlaşması iyi mi geldi, terapi mi oldu oyalama mı oldu bilmem…ancak böyle derin bilinmezlikler içine düşmemişseniz, hiç ultra koştum demeyin …

3 Beğeni