Naçizane Antalya Ultra 57K niyetim_ Yazmak istedim yazdım, paylaşıyorum. ![]()
Müsaadenizle biraz içimi dökmek istiyorum. Belli ki ben anlatarak, yazarak, paylaşarak çoğalan bir insanım. Artık buna epey ikna oldum. Yazmak ve paylaşmak bir şeyleri daha yapılabilir kılıyor gibi hissediyorum. Bu yüzden uzun zamandır aklımda dönen ve artık bugün uzun uzun yazmaya beni iten istek, karar ve sürecim ile ilgili düşüncelerimi burada sizlerle de paylaşmak istedim.
Koşmak, son 7 yıldır hayatımın en güzel şeylerinden biri oldu. Bazen çok motive oldum, bazen motivasyonum düştü ama öyle böyle bana hep iyi geldi. Son bir yıldır ise bu durum epey değişti. Koşmak için kendimi zorlar oldum, koşamayınca moralim bozuldu, moralim bozulunca eve gittim reels kaydırdım vs. Detaylara çok girmek istemem ancak kabaca; 2 yıl önce 18 yıldır yaşadığım, okuduğum, çalıştığım, arkadaşlıklar kurduğum şehirden taşınma kararı aldım ve benim için çok yeni olan Kayseri şehrine taşındım. Taşındıktan yaklaşık 6 ay sonra evde oturmanın benim için imkansız olduğunu, istediğim gibi bir iş bulmamın da pek mümkün olmadığını görünce burada kendi işimi kurmaya karar verdim. Oldukça zorlayıcı ama bir o kadar da içten içe sevdiğim yeni maceram böylece başlamış oldu.
Koşuya dönecek olursak; bu değişim süreçleri içinde zorlandıkça rahatlama alanım, oyun parkım, kendimi iyileştirmemi sağlayan koşu bana yine iyi gelir sanmıştım ancak çok fazla değişen şey arasında koşunun bendeki karşılığının da değiştiğini ve “yapmam gerekenler” listeme geçtiğini fark ettim. “Bu işin keyfine ne oldu?” diye düşündükçe de gördüm ki koşmak bir şekilde beni rahatlatan değil bunaltan bir eyleme dönüşmüş.
Koşmasam ne oluyor sanki diye bazen haftalarımı, aylarımı geçirdiğim oldu ama baktım bir şekilde dönüp dolaşıp koşuyorum. Velhasıl kopamıyorum da koşmaktan. Son zamanlarda kopamama sebebime biraz kafa yordum ve koşunun bende yarattığı ferahlama hissine duyduğum özlemin buna sebep olduğunu fark ettim ve o hissi yeniden yakalamak adına kendime bir yol çizmenin iyi bir fikir olacağına karar verdim.
Velhasıl yıl bitmeden kendime bir yarış, daha ziyade “bir parkur” seçtim ve o parkurda keyifli vakit geçirmeyi becerecek şekilde antrenman yapmaya karar verdim. Yarışlara bakarken birkaç kriterim vardı;
-Lojistiği beni yormayacak (İşim sebebiyle çok kısıtlı zamanda en verimli şekilde geçirebileceğim bir planlama yapmam gerekiyor. Dolayısıyla Kayseri’den direk uçuşu olan yerler en önemli kriterim oldu),
-Trail yarışı olsun istiyordum. Çünkü trail
ben.
-Daha önce görmediğim bir parkur olması güzel olur diye düşünmüştüm.
-Ve tabi yarışın gerçekleşeceği tarihin de kendimi hazır hissedeceğimi öngördüğüm yani yıl sonuna doğru olması iyi olacaktı.
Neyse ki ülkemizde yarış sayısı oldukça arttı ve tüm kriterlerime uygun Toroslarda yapılacak olan bir yarışa gözüm takıldı. Sonuç olarak;
27 Aralık, Antalya Ultra, 57 km. Kaydımı yaptım, Ekim başında planımı uygulamaya başlıyorum. ![]()
Yarışa dair hedefim yarıştan ziyade hazırlık süreci ile ilgili aslında. Hazırlık sürecinin benim dengelenmeme vesile olmasını ve bu sayede hem sağlığıma hem ruhuma iyi gelen koşu ile aramızdaki bağın yeniden keyifli hale gelmesini umuyorum. Bunun için de günlük koşturmacamın ihtiyaçlarını ve kalan vakitlerimi şöyle etraflıca bir düşünüp kafamda beni bunaltan veya koşu motivasyonumu kıran sekmelerden bazılarını kapatmaya karar verdim.
Düşündükçe en çok zorlandığım iki şey öne çıktı. İlkine ben biraz şaşırdım biliyor musunuz?
Beslenme… Bu kısımda biraz iç de dökmek istiyorum. Çünkü bu karara varmak beni vicdani olarak epey zorluyor ancak artık diğer türlüsü de beni gerçekten çok yordu. Gelelim neden bahsettiğime;
12-13 yıldır tavuk yemiyorum, yaklaşık 6-7 yıldır da vejetaryen besleniyorum. Önceden kendi yemeğimi yapabildiğim bir tempoda çalışıyordum, diğer yandan da etsiz alternatiflerin elini sallasan ellisi olduğu İstanbul’da yaşıyordum. Hiçbir sorun yaşamamıştım hatta bana kendimi çok daha iyi hissettiren bir beslenme düzeniydi bu. Ancak Kayseri’de vejetaryen olmak ayrı bir macera.
Kurduğum iş yerinde yemekhane yok. Henüz o kadar büyük bir işletme değil
Dolayısıyla iş yerine küçük mutfak alış-verişi yapmak, evden yemek getirmek veya sipariş vermek şeklinde bir düzenim var. Sipariş mi? Vejetaryen mısın?.. O zaman Kayseri’de menü hep aynı; peynirli pide, pizza, kaşarlı tost, patatesli mantı, midemi delmeyi umursamadığım günlerin spesiyali de çiğ köfte. Aaa! Bir de hellimli burger yapan bir yer var hakkını yemiyim ama her gün iş yerinizde hellim burger yemek olacak iş değil. Mercimek çorbası söylüyorum tavuk aromalı geliyor. Zeytinyağlı fasulye söylüyorum tabağın kenarından bir parça et size el sallıyor… Sabahları işe götürmek için sandviç, bowl gibi şeyler hazırlamayı denedim, iş yerine kahvaltılık alış-verişler yaptım, pazar günleri iş yerine de destek verecek birkaç çeşit yemek yapma rutini oturtmaya çalıştım. Ancak hepsi bir noktada kitlendi. Velhasıl akşam yemeğimi zor organize edebiliyorken bir de öğle/kahvaltı -benim için ikisi bir arada oluyor- ne yiyeceğimi düşünmek beni baydı. Sonuç olarak, protein barlarıyla ya da iki dilim ekmek arası peynirle idare edip akşam bitap halde eve geldiğim gün sayısı epey fazla olmaya başladı.
Bugün de öyle günlerden birisiydi. İşten yorgun çıktım, çok açtım, evde vegan hazır ürünler bitmişti. Sabah iş yerinde yediğim peynir-ekmeğin başka bir versiyonunu eve sipariş etmek istemedim ve iş çıkışı yol üstü iki farklı markette bir umut belki bir şeyler vardır diye gezindim. Etsiz hiçbir şey yoktu. Bu duruma şaşırmadım ancak artık o kadar içimde birikmiş ki ikinci markette de koca buzluklarında etsiz tek bir alternatif (margarita pizza bile yoktu) göremeyince epey sinirlendim bir paket cips alıp kasaya yürüdüm. Bu satırları o cipsi yiyerek yazıyorum ![]()
Ezcümle şehrin yemek kültürünün bu kadar et odaklı olması epey zorlayıcı oluyor. Üstüne işim sebebiyle mutfakta geçirdiğim vakit de epey azalınca beslenmek benim için koca bir probleme dönüştü. Temel ihtiyaçlarımı karşılayamadan geçirdiğim gün sonunda eve bitkin, aç gelip bir kaşık bal ağzıma atıp koşuya çıkmak ve bu koşuyu da eski düzenimdeki heyecan ve enerjiyle yapmamı beklemek kendime haksızlıkmış gibi gelmeye başladı. Sabah antrenman yapsam gelip iki yumurta yiyip işe gidiyorum o zaman iş yerinde daha çok acıkıyorum. Eyvah! ![]()
Ultra hazırlığına böyle girilmez. Sonuç olarak bugün cipsimi yerken bu konuda zihnimdeki bazı sekmeleri kapatmaya karar verdim. Bertolt Brecht ne demiş “…önce ekmek, sonra ahlak…” Etse et, tavuksa tavuk. Balıksa balık diyemiyorum çünkü buralarda balık da pek yaygın değil galiba. Tüm etlerin tatlarını neredeyse unuttum aslında, yiyebilir miyim emin değilim ama göreceğiz. En azından artık zeytinyağlı olduğunu iddia eden taze fasulye söylediğimde içinden çıkan et parçasına sinirlenip buna zihinsel enerji harcamayacağım. Pes ediyorum.
Canım hayvanlar, hepinizi çok seviyorum. Ancak artık kendime zarar vermeye başladığını hissettiğim bu beslenme düzenime şimdilik ara veriyorum. Affedin ![]()
Diğer konu koşu partneri/grubu
Kayseri’de koşan sayısı yavaş yavaş artsa da İstanbul’dan gelen biri olan benim için çok çok az. Her parkurda, mesafede, günde, hızda koşu partneri (bakın grubu/grupları demiyorum
) bulmak mümkün olmuyor. Birlikte koştuğumuz çok sevdiğim güzel insanlar var, ne zaman koşsak çok eğleniyorum ancak kendi karmaşamın içinde bazen koşuya ayırdığım zamanı, yapmak istediğim antrenmanın hızını ya da mesafesini onlarla denk getirmek zor olabiliyor. Sayı azsa opsiyon da az, çok normal. Bu duruma tek başıma koşuya çıktığımda etrafta koşan birilerinin pek olmaması da eklenince motivasyonumun düştüğünü ve sürekli antrenman planımı değiştirmeye ya da antrenman yapmamaya başladığımı fark ediyorum. Tek başına koşmayı seviyorum aslında. Ancak bazen gün içinde yaşadığım stres anlarından uzaklaşmak yerine sadece o stres anlarını düşündüğüm bir zaman dilimine dönüştüğü oluyor. Bu da hoşuma gitmiyor. Müzik dinleyerek koşmak öyle pek tutkunu olduğum bir şey değil, hele patikalarda kulaklık hiç benlik değil ama podcast, sesli kitap, müzik falan artık ne lazımsa kullanıp o kafaya girmemi engelleyeceğim. Anlaştık cağğğniiiim.
Sonuç olarak artık tek koşmayı planımın temeline oturtmamın zihinsel motivasyonum açısından benim için iyi olacağına karar verdim. Benim planımın uyduğu ya da benim planıma uyan birileri olur da birlikte koşabilirsek; oh ne ala, harika!..
Bu iki kararın; yaşadığım şehrin ve işimin getirdiği hem fiziksel hem zihinsel yükün günlük düzenimde beni zorlayan yanlarına dair kendimi yeniden konumlandırmama yardımcı olacağını hissediyorum. Deneyip göreceğim. ![]()
Gelelim diğer yandan bana en büyük destek de aslında yaşadığım şehir olacak. Ali Dağı, Erciyes, Koç dağı, Kızıltepe, Yılanlı dağı (o kadar fazla seçenek var ki henüz sıra buraya gelmedi bile), Koramaz vadisi… İstediğin rakımda istediğin kilometreleri istediğin kadar yükseklik kazanımıyla koşma fırsatı sunuyor şehir. Üstelik bu parkurlar için uzun yollar gitmene, trafik çekmene, zaman kaybetmene gerek de yok. Misss… İşten çıkıp eve uğrayıp kendimi bir dağın eteklerinde koşuya hazır hale getirmem en fazla yarım saat sürüyor. Biraz yolu uzatmak istersen Kapadokya’dasın. Genel hayat yoğunluğumu düşünürsek Ali dağı muhtemelen Antalya Ultra antrenmanlarımın en önemli durağı olacak. Pist desen evden koşarak gidiyorum ayıptır söylemesi
Tek kötü yanı ışıklarını hava kararınca açmıyorlar. Artık günler kısaldıkça ya sabahları ya da akşam kafa feneriyle interval keyfi diyeceğiz.
Bir de spor salonu işini çözersem oldu bu iş.
Sürecimi ara ara belki buradan paylaşırım, bilmiyorum. Velhasıl, Antalya’da maviden beyaza koşmak nasıl olacak çok merak ediyorum ama daha çok merak ettiğim ve heyecanlandığım şey orada koşabilmek için verdiğim kararların yaşadığım şehir ve koşuyla kurduğum bağ üzerindeki etkisini görmek olacak.![]()
Bu arada mesafe konusuna takılmayın daha önce iyi kötü dağ, tepe, pist deneyimi olan biriyim. Son 1-1.5 yıldır bunca değişiklik ara ara beni dağıtsa da ben de birileriyim![]()
. Sonuçtan çok sürece motive olmak odak noktam olduğu için 57k parkurunu uygun gördüm diyelim. Ekstra bir problem çıkmazsa Antalya ultra 57k’da görüşürüz.