Garmin Runfire Salt Lake Ultra Taril 100 mil Yarış Raporum 2018

Garmin Runfire Salt Lake Ultra Taril 100 mil Yarış Raporum

Gün Batımı, Gün Doğumu ve Güneşin Dayanılmaz Yakıcılığı

Öğlen sıcağında güneşin altında koşmak en sevmediğim şeyler arasında yer alır. Bir keresinde saat öğlen 11:00’da koşuya çıkıp, yarı yoldan eve döndüğüm bile oldu. Sabah erken saatlerde ya da gece karanlığında koşmayı severim ki antrenmanlarımı da hep bu saatlerde yaparım. Bu nedenle Tuz Gölü Ultra Maratonu hiç katılmayı düşünmediğim bir yarıştı. Bir gün arkadaşlarım Gökhan (Çağlar) ve Gürsel (Solmaz) abiyle öğlen yemeyi yerken konuyu bana açtılar. Biz 100 mile kaydolduk, arabayla gideceğiz istersen sen de gel dediler. İlkten bir düşündüm ve sonra ben de gitmeye karar verdim.

Zemin yapısını ve öğlen sıcağını düşününce daha önce deneyimlemediğim bir durum ortaya çıkıyordu. Bu nedenle bazen bireysel bazen grup olarak son bir ay kumda ve sıcak havalarda antrenman yapmaya başladım. Yeteri kadar antrenmanım yoktu, sadece haftada otuz km koşuyordum; fakat zihnen bitirmeye odaklanmıştım. Zaten zihnen takatinizin kalmadığı ya da sakatlanmadığınız sürece bitiremeyeceğiniz bir yarış değil; çünkü 100 mil (164 km) için verilen süre 34 saat.

Genelkurmay Başkanlığı Tuz Gölü güneyinde füze atışlı testlerin yapılabilmesi maksadıyla, 23 Temmuz – 17 Ağustos tarihleri arasında bizim yarışın olduğu bölge dâhil olmak üzere Tuz Gölünü bir kısmını geçici askeri güvenlik bölgesi ilan etti. Farklı kategorilerde toplam yedi kişi olarak yarışa katılacaktık ve son görüşmelerde öğrendik ki yarışın iptali söz konusu değil ve yarışın yeri değiştirilecekti. Normalde daha güneyde Ulukışla tarafında olması beklenen yarış, daha kuzeye Şereflikoçhisar tarafına kaydırıldı. Parkur kurgu olarak aynı görünüme sahip olsa da, alan itibariyle küçüldüğü için tek seferde 100 mile tamamlanan parkur dört sefer aynı yerde döndüğünüzde 100 mile tamamlanır hale geldi. Perşembe akşamı yola çıkıp o gece otelde kalma planı yaptığımız için rezervasyon yaptırdığımız oteli de değiştirmemiz gerekti.

Perşembe akşamı 17:30 civarı Gökhan, Cengiz (Turgut), Gürsel abi ve ben yola çıktık. Adapazarı Ankara yolu üzerinde mola verip yemek yedikten sonra tekrar yola koyulduk ve 22:00 civarı Şereflikoçhisar ana yol üzerindeki Çömlekçi Otele vardık. Otel beklediğimizden çok daha iyi çıktı. Gece, bir sonraki güne dair küçük bir plan yapıp odalarımıza dağıldık. Sabah farklı zamanlarda uyanıp kahvaltı yaptık ve 12:30’da çıkış yapıp sekiz km mesafedeki yarış ana kampına gittik. İlk önce yarış kitimizi aldık ardından da çadırlarımızı kurup yemek fişimizle yemeğimizi alıp kıl çadıra geçip yemek yedik. Yer soframızda yarıştan yarışa görüştüğümüz dostlarımız vardı. Fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik. Yarış cuma akşamüzeri 18:00’da başlayacaktı. Yarış brifingini dinledikten sonra, biraz dinlenip kıyafetlerimizi giyip başlangıç noktasında yerimizi aldık. İlk defa bir yarışta bu ilgili gördüm. Yüz mili koşacak olan yirmi yedi kişiydik ve bizim fotoğraflarımızı çekenler sayıca bizden fazlaydı. En nihayetinde saatlerimiz 18:00’ı gösterdi ve yarış başladı.
Başlangıç noktasından çıkarken coşkulu kalabalığın alkış ve tezahüratlarıyla moral seviyemiz yükseldi ve beş pace (tempo hız = bir km’yi kaç dakikada koştuğunuz) ile koşmaya başladık. Sonrasında hemen hızımız parkur için normal seviyeye geldi. Gürsel abi önümde Gökhan arkamda koşuyordu. Bir süre sonra Gökhan yanıma geldi ve oda beni geçip Gürsel abiyle koşmaya başladı. Altı km sonra sulu zemine geldik. Buradan koşarak geçtiğim için bacaklarım ve kollarım tuzlu suyla ıslandı ve tuz kol ve bacaklarımda kuruyarak kaldı. Aşağı yukarı dört buçuk km. daha koştuktan sonra karşımıza sola doğru gitmemizi söyleyen bir bayrak çıktı ve sola doğru bir km daha koştuktan sonra tek istasyon olan ana istasyona vardık. Ana istasyonda çok takılmadan on km’lik ilk üçgeni tamamlamak için tekrar yola koyuldum.

On üçüncü km’ye yaklaşırken uzakta bir kalabalık gördüm ve kim olduklarına anlam veremedim. Otobüsle giderken yolda durup tuz gölünün üstünde gezen bir turist kafilesi gibi duruyorlardı. Yaklaşınca Red Team üyemiz Tamer (Kurt) abiyi amcası Soner (Kurt) abiyi ve Şirin (Mine Kılıç) hanımın kardeşi Ali’yi gördüm. Şirin hanıma tezahürat yapmak için araba yolundan gidip yolda durup yürüyerek parkurun olduğu hizaya gelmişler. Beni görünce Ali, Şirin ablam önde mi koşuyor arkada mı diye sordu. Arkadan geliyor dedim. Sonra Tamer abi benim fotoğrafımı çekti. Onları orada görmek bana da moral oldu.

Üçgenin ilk köşesine gelip oraya vardığımı ispata etmemi sağlayan bilekliği bileğime taktım ve ikinci köşeye doğru koşmaya başladım. İkinci bileklik için oraya varırken Gökhan ve Gürsel abiyi son kenardan geri dönerlerken gördüm. Üçgenin içinden geçip onlara ulaşmam köşeye varmaktan çok daha kısa sürerdi ve bana bileklikten daha yakınlardı. Tabi öncesinde bilekliği almam gerekiyordu. Köşeye kadar gidip bilekliği alıp sonra son kenardan üçgeni tamamlamak için koşmaya başladım. İstasyona vardığımda Gürsel abi yoktu ve Gökhan da dinleniyordu. Bir şeyler atıştırıp Gökhan’ın arkasından ikinci on km’lik üçgeni tamamlamak için yola çıktım.
Hava tam kararmasa da güneş yoktu. Geçtiğimiz her yerde zemin farklılıklar gösteriyordu. İkinci üçgenin ilk köşesine giderken zemin koşmaya müsaitti ama bir yandan da tuz çabuk ufalanıyordu ve tozluğumun ayakkabımın altında kalan derisiyle ayakkabının arasına dolup ayakkabımın altında yumruya dönüşüp koşmamı zorlaştırıyordu. Durup ayaklarımı sağa sola sürtüp helva kıvamındaki tuzların çıkmasını sağlıyordum. İkinci köşeye daha kolay ulaşmış gibi hissettim kendimi. Bilekliğimi alıp istasyona doğru koşmaya başladım. Bu son çizgi 2,3 km ve buradan üç sefer daha geçecektim. İstasyona vardığımda yine Gökhan oturmuş dinleniyordu. Bir şeyler atıştırdım ve bu sefer Gökhan’dan önce çıktım. Sonrasında bana yetişti ve kırk km’yi tamamlayacağımız ana istasyona beraber koşmaya başladık. Son beş buçuk km kala 100 mil birincisi Mahmut Yavuz’la karşılaştık. Biz birinci turu tamlarken o ikinci turunu tamamlıyordu ve aramız daha şimdiden on bir km vardı. Gökhan yolda yarışı bırakmaya karar verdi. Biraz moral vererek bırakmaması için konuştuysam etkili olamadım. İstasyona vardığımda tişörtümü değiştirecektim ama ihtiyaç duymadım ve bırakma çantasını açıp soyunup giyinmeye üşendim. Çorba istediysem de ancak birkaç yudum içebildim. Biz istasyona varırken rüzgâr şiddetini artırmıştı ve arkamızdan esiyordu. Yanıma rüzgârlık almamıştım ve tişörtümün üstüne giydiğim reflektörlü yelek beni rüzgârdan korumuştu. Gökhan ben istasyondan çıkmadan rüzgârlığını vermek istedi. Gerek yok dedim ve dışarı çıkar çıkmaz rüzgârın şiddetini daha da artırdığını görünce hemen içeri girip Gökhan’ın rüzgârlığını aldım. Kendi tuz haplarımı bulamadığım için onun tuz haplarını da ödünç olarak aldım.

Saat 23:00 civarı geldiğim istasyondan yarım saat bile takılmadan ayrıldım. Kendimi gayet iyi hissediyordum. On buçuk km sonra ana istasyona varacaktım fakat gece karanlığında her ne kadar fosforlu işaretleri görsem de sanki yolu kaybetmişim hissi kapladı içimi. Açıkçası üçgenlerin açı km’lerini çalışmamıştım fakat aynı güzergâhtan defalarca geçtiğim için parkurun neresinde ne var nereden sonra hangi zeminle karışılacağım, hepsini öğrenecektim. Sola doğru döndüren bayrağı görünce yanlış yolda olduğum hissi geçti ve emin adımlarla ana istasyona doğru koşmaya başladım. Ben istasyona vardığımda ilk üçgenini tamamlayıp ikinci üçgene geçen hızlı koşucularla karşılaştım. İstasyonda Hüseyin Burgaz’la birlikte iki kişi kaldık. Ondan önce çıktım, arkamdan geldi hızlı yürüyüşle başlayıp koşarak beni geçti ve gözden kayboldu. İlk bilekliği aldım, ikinci bilekliği de aldım ve bir an kafam karıştı karanlıkta nereye gideceğimi çözemedim. Dönmem gereken çizgi geldiğim çizgiye yakındı ve arkamı dönüp baktığımda sanki geldiğim yerin dışında gidecek yer yok gibi duruyordu ki sonradan dönüş yolunu fark ettim. İstasyona doğru koşmaya başladım. Ne önümde ne de arkamda insan vardı. Kafa lambamı kapasam sanki ay ışığı yolumu aydınlatacak gibi ışık veriyordu. Tabi bu sadece benim hissiyatımdı. Ay ışığının gölgesi altında, o karanlıkta koşarken kendi kendime konuşmaya başladım. Kendimi ve hayatı sorguladım. O sırada orada olduğum için ve sahip olduklarım için şükrettim. İstasyona gelip oturduğumda görevli iki kişi dışında hiç kimse yoktu. Kısa bir süre sonra Şirin hanımla Hüseyin Burgaz geldi, yalnız garip olan şu ki Hüseyin abi normalde benim önümde gidiyordu ve istasyona benden sonra geldi. Üçgenin ikinci köşesinde bilekliği aldıktan sonra dönüşü hemen göremediğimden bahsetmiştim. İşte Şirin hanımla Hüseyin abide görememişler ve bilekliği aldıktan sonra az ilerdeki diğer üçgenin köşesine kadar koşup istasyona oradan dönmüşler ve haliyle yolu uzatmışlar. Onların geldiği yer aslında ikinci üçgenin ilk gidiş yönü. Gündüz fark edemesem de gece orayı ben de fark etmiştim. Birinci üçgenin ikinci bileklik noktasıyla ikinci üçgenin birinci bileklik noktası birbirine çok yakın. Fosforlu işaretler gece karanlığında görülebiliyor. Aynı hatayı ben de yapabilirdim. Onlar bu durumu tartışırken ben oyalanmadan ikinci üçgeni tamamlamak için yola çıktım. Aynı yerleri ikinci geçişim olduğu için ne kadar kaldığını daha iyi kestirebiliyordum. İkinci üçgeni de tamamladıktan sonra istasyonda biraz dinlenip tekrar yola koyuldum. Son on buçuk km kalmıştı ve gün yavaş yavaş ağarıyordu. Güneş yavaş yavaş doğarken video çektim. Benim istasyona varmama beş kilometre kalmıştı ki karşıdan üçüncü turuna çıkmış bir koşucuyu bana doğru koşarken gördüm. Kafa lambasını kapatmasını pillerini boşa harcadığını söyledim. Kafam pek yerinde değil işaretleri daha iyi görüyorum dedi. Arkama her bakışımda Hüseyin abiyle Şirin hanımı görüyordum. Kendi kendime onlarla yarışa girdim, bana yetişemesinler diye daha hızlı koşmaya başladım. İstasyona vardığımda 06:30’du. Çorba makarna ve patates istedim. Bırakma çantamdan ketçap çıkarıp patatesin üstüne sıktım. Yine çantamdan çıkardığım ton balığını makarnamın üstüne döküp ketçap sıkıp hepsini yiyip içtim. Bütün bu tatlandırıcı detaylar kendimi şımartıp iyi hissetmek içindi. Ayaklarıma vazelin sürüp çoraplarımı tişörtümü ve ayakkabılarımı değiştirdim. Ben bütün bunlarla uğraşırken Mahmut Yavuz son turuna çıkmak için geldi oturdu ve görevlilerden yiyecek bir şeyler istedi. Görevlilerden izin isteyip tuvalete gittim. Kamp alanındaki tuvalet sırasında en az kırk kişi sıra bekliyordu. Şu ana yarışın içindeyim yüz mil koşuyorum bana izin verir misiniz dedim, hemen geç dediler. Tuvaletten çıkıp istasyona geldim ve kimsenin kalmadığını gördüm. Burada tam bir saat harcadım. Daha fazla oyalanmadan hemen yola koyuldum.

İstasyonda sıcak suyla 3- 4 dk’de yapılan hazır makarna (noodle) ve bardaklık hazır çorbalar vardı. Bunlar yerine tencerede yapılmış çorba ve haşlanmış makarna olsaydı hem daha lezzetli olurdu hem de yemesi daha kolay olurdu. Makarnayı alüminyum kâseye koyup içine sıcak su döküyorlar ama su yetirince sıcak olmadığı için ve yarış heyecanıyla 3 dk. beklemediğiniz için makarnayı çiğ çiğ yemek zorunda kalıyorsunuz. Haşlanmış patates çok iyi düşünülmüş. Hem karbonhidrat açığını kapatıyor hem tok tutuyor, hem de bağırsakların bozulasını önlüyor. Her on km’de bir geldiğimiz istasyonda soğuk su olmamasını anlarım ama bu kamp alanındaki istasyonda pekâlâ soğuk su olabilirdi. Kamp alanındaki tozlu toprağın yapısı çamur olmaya çok elverişliydi. Çıkardığım ayakkabıları ve bacaklarımdaki tuzu temizlerken bir an da ayakkabılar çamur içinde kaldı. Neyse ki yedek ayakkabılarımı giydim.

Üçüncü kırk km için yola çıktığımda saat 07:30’du ve yarım saat sonra sırasıyla 80 km, 42 km, 21 km ve 10 km koşacak olanlar başlangıç çizgisinden çıkacaklardı. Onlara yakalanmamak adına biraz hızlı koşmaya çalıştım. İstasyona yaklaşırken önde genç bir koşucu arkasında da Murat Kaya beni geçti. Akabinde de hızlı koşan diğerleri geldi. İstasyonda biraz dinlendim. Benim doksanıncı kilometrem diğerlerininse henüz onuncu kilometresiydi. Hızlı ve heyecanlı gelen koşucuları büyük bir sakinlikle seyrettim. Biraz dinlendikten sonra ilk üçgeni tamamlamak için yola koyuldum. Üçüncü kenardan istasyona geri dönerken Redteam üyelerimiz Cengiz (Turgut), Türker (Uslu), Tamer (Kurt) ve İbrahim (Kara) sırasıyla beni geçtiler. Öğlen sıcağı bastırmaya başlamıştı ve yüz km’yi tamamlamak üzereydim. Yorgunluk ve sıcak üst üste gelince koşmakta güçlük çektim ve yürümeye başladım. İstasyona vardım ve biraz dinledim. Nesrin İşseven suluklarımı doldurdu. O sırada hem onunla hem de Bahadır İşsevenle biraz lafladık. Sonrasında ikinci üçgen için koşmaya başladım. Bu bölümdeki zemin daha önce belirttiğim gibi çabuk ufalanıyordu ve tuzlar tozluğumun altına girerek koşmamı zorlaştırıyordu; fakat rüzgâr yüzüme doğru estiği için az da olsa koşabilecek serinliği buluyordum. Üçgenin diğer açısına geçtiğimde öğlen sıcağı arttı ve bulunduğum açıdan rüzgâr esmiyordu. Koşmaya kalksam daha çok su kaybedecektim ve bu yüzden hızlı hızlı yürümeye başladım. Çok fazla su kaybettim ve soğuk su olmadığı için vücudumu soğutup susuzluğumu gideremiyordum. Alnıma sürdüğüm güneş kremi defalarca gözüme aktı ve gözlerimi yaktı. Güneş dört bir yandan kavuruyordu. Şu ana kadar katıldığım hiçbir yarış beni bu kadar zorlamadı. Fenalık geçirebilecek potansiyelde gördüm kendimi. Gözüme akan güneş kremini temizlemek için durduğumda güneş daha fazla yakıyordu. Telefonum çaldı. Arayan Gökhan’dı ve nasıl olduğumu sordu. Çok sıcak, kötüyüm dedim. Tahmin edebiliyorum dedi. Sonrasında Özgür Çelikkaya’dan izin aldığını destek vermemek şartıyla, benim için refakat koşucusu olabileceğini söyledi. Sana doğru koşacağım yolda karşılaştığımız yerden istasyona beraber koşarız dedi. Ben de olur dedim ve hızlı adımlarla istasyona doğru yürümeye başladım. Bu sefer istasyonda öncekilere nazaran daha fazla kaldım. Başımdan aşağı su döküp, çadırın gölgesinde biraz dinlenince kendime geldim. Benim gibi dinlenen bir koşucuyla biraz lafladık. Yüz mil koştuğunu ve son on km’si kaldığını söyledi. Senin yerinde olmak isterdim dedim. Benim daha elli km vardı. Üçüncü turun son on buçuk km’sini bitirmek için tekrar yola çıktım. Bir süre yalnız koştuktan sonra son beş km kala Gökhan’la karşılaştık. Onun benim için gelip kamp alanındaki istasyona kadar benimle koşması moral olarak iyi geldi. Bir süre Gökhan’la koştuysam da sonrasında bacaklarımın pişik yapması nedeniyle koşamaz oldum. Kamp alanına giderken, oraya varınca neler yapacağımıza dair plan yaptık. Gider gitmez yemek yiyip üstümü değiştirecektim ve akabinde sırt üstü yatıp dinlenecektim. Bu esnada Gökhan da benim için soğuk su ve soğuk kola bulup getirecekti. İstasyona vardığımda Gürsel abiyi de otururken buldum. O da benim gibi güneşten etkilendiğini söyledi. Renkli gözlü kadın görevliye çorba ve makarna alabilir miyim dedim. Tabi alabilirsiniz bakın hepsi burada ne isteseniz alabilirsiniz sıcak suda var dedi. Anladım ki gün içinde o da bizim kadar yorulmuş. Düşünsenize 120 km koşmuşsunuz yarış görevlisinden son derece kibar bir şekilde makarna ve çorba istiyorsunuz ve ukalalıkla karşılaşıyorsunuz. Açıkçası bu tutum hiç hoşuma gitmedi. Neyse ki diğer görevli olan esmer genç kadın onun açığını kapattı. Sonrasında Gökhan elinde soğuk su ve kolayla geldi. Bana Gürsel abiye ve Şirin hanıma ikram etti. Günlük hayatınızda her zaman her yerde bulabileceğiniz soğuk su ve kola o an için çok değerliydi. Suyu anında bitirdim kolayı yavaş yavaş içtim. Mindere uzanıp gözlerimi kapayıp dinlenmeye başladım. Bir anda rüzgâr çıktı dışarıdaki kumlu toprak üzerime doğru uçuşmaya başladı. Hem sesten hem de kumdan daha fazla dinlenemeyeceğimi anladım. İstasyonda kimse kalmamıştı ve sonunda Gürsel abiyle beraber bizde 16:30 sularında istasyondan ayrıldık. Artık son 40 km’nin içine girdik ve aynı yerlerden son bir kez daha geçecektik. Akşamüzeri olduğu için güneş yakıcılığını yitirmişti ve yavaşta olsa koşabiliyorduk. Ana istasyona vardık ve biraz soluklanıp ilk üçgeni tamamlamak için yola koyulduk. Genellikle dokuz pace ile koşuyorduk. Önce ilk bilekliğe sonra ikinci bilekliğe ulaştık ve dönüş yoluna geçtik. Güneş batmaya başlamıştı ve manzara çok güzeldi. Birkaç fotoğraf çekip, koşarak Gürsel abiye yetiştim. Uzaktan istasyonu görebiliyorduk. Çok yakın gözükmesine rağmen en az iki buçuk km yolumuz vardı. İstasyona vardık ve yanımda taşıdığım oreo bisküvi ile kahve içtik. Biz oradayken hava daha da karardı ve kafa lambalarımızı taktık. İstasyondan çıkarken Sema Buldanlıoğlu ve Hikmet Rendeyi istasyona geldiler ve bundan sonra ana istasyona her gelişimizde onlarla karşılaşacaktık. Biz istasyondan çıkarken onlar yeni gelmiş olacaklar ve onlarla aramızda on km olacaktı. Gürsel abiyle birlikte ikinci üçgenin ilk köşesine doğru koşmaya başladık. Aşağı yukarı dört küsur km’lik ilk çizginin iki km’sini tamamlamıştık ki yirmi beş otuz metre sağımızda Osman Göğebakan’ı koşarken gördük. Bizim görünce durup ayaklarını yere sürtmeye başladı. Ne oldu diye sorduk ayaklarım patladı koşamıyorum dedi. Normalde Mecit Çelebiyle beraber koşuyorlardı demek ki ayrıldılar diye düşündüm üçgen iç kısmından koşmasına da anlam veremedim. Ben önden dokuz pace ile koşuyordum, Gürsel abi de beni arkamdan takip ediyordu. Bir ara Gürsel abi sekiz pace çıktı ben de ona ayak uydurmak adına hızımı artırdım. Sonra Gürsel abi Kadir biraz yürüyelim dedi yürüyüşe geçtik. Gürsel abi hızını ayarlayamıyordu. Hızlı koşmaya kalkıyor ve sonrası o kadar km’nin üstüne yorulup yürümeye geçiyordu. Bu yüzden bir süre yürüdükten sonra hızı ayarını bana bırakıp arkamdan koşmaya başladı. İlk köşeye ulaşıp bilekliklerimizi aldıktan sonra ikinci bilekliğimizi almak için diğer köşeye koşmaya başladık. Bilekliklerimizi alıp son üçgenin son bölümü olan 2,3 km’lik bölüme geçmiştik ki karanlığın içinden kafa lambasıyla birinin bize doğru koşarak geldiğini gördük. Koşucu olamaz istikamet yanlış, görevlilerden biri olsa neden buraya koşuyor. Biz bunları düşünürken karşımıza, geride bırakıp bir daha hiç görmediğimiz Osman Göğebakan çıktı. Ne oldu diye sorduk, bilekliğimi düşürdüm yeniden almaya gidiyorum dedi. Aşağı yukarı üç yüz metre kadar koşmuştuk ki Mecit Çelebi’yi yerde tuzun üstünde yatarken gördük. Ne oldu, bir şeyiniz mi var, iyi misiniz diye sorduk. İyiyim dinleniyorum dedi. İki km ötede ana istasyon varken orada tuzun üzerinde yatarak dinlenmesi garip geldi haliyle. Onu bırakıp yolumuza devam ettik. Biraz gitmiştik ki arkamıza baktık. Osman Göğebakan ile Mecit Çelebi buluştular ama hemen arkamızdan da gelmediler. İstasyona vardık ve bir şeyler atıştırdık. Beş dakika sonra Mecit Bey ve Osman Bey de geldiler. Hiç oturmadan bilekliklerini gösterip istasyondan koşarak ayrıldılar. Biz de biraz dinlendikten sonra yüz mili tamamlamak için son on buçuk km’lik bölümü koşmaya başladık. Koşsak daha çabuk biterdi ama koşacak halimiz de yoktu. Gürsel abiyle birlikte yürümeye başladık. Aslında koşacak gücüm vardı ve yürürken uykum geliyordu ama kasıklarımdaki pişik koşarken canımı yaktığı için koşamıyordum. Koşsak hemen geçecek mesafe, yürüdüğümüz için geçmek bilmiyordu. Bir süre sonra kampın ışıkları görünmeye başladı. Çok yakınımızdaymış gibi görünüyordu ama uzaktaydı. Gürsel abiyle kaç km kaldığına dair konuşurken mesafeyi net öğrenmek adına Gökhan’ı arayıp konum atmasını istedim ve gördük ki daha beş km’lik yolumuz vardı ve Gürsel abinin tahmini tutmuştu. Bu yarışta öğrendiğim şeylerden biri de çok uzak mesafelerin düz bir zemin de gözle görülebilir olmasıydı. Ara ara Gökhan arayıp nerede kaldığımızı soruyordu. Son aradığında son dört yüz metre var dedim. Birilerine dört yüz metre kalmış dedi ve arka fondan çığlık sesleri duydum. Gürsel abiye bizi bir sürpriz beklediğini söyledim. Bitişe yaklaşırken coşkulu bir grup bize doğru koşup tezahürat yapmaya başladı. Gürsel abi Kadir koşalım dedi ve koşmaya başladık. İnsanlar bizimle birlikte koşup bizi tebrik ediyorlardı. Yarış başlarken hepimiz için olan coşkulu uğurlayış, şimdi yerini, sadece bize özel coşkulu bir kutlamaya bırakmıştı. Öğrendik ki Gökhan, Rundamental koşu grubunun üyeleriyle konuşup bu coşkulu kutlamayı ayarlamış. O yorgunluğun üstüne bize moral verdikleri için Rundamental’e teşekkürlerimi sunuyorum. Gürsel abiyle birlikte 100 mili otuz bir saatte bitirdik. Tahta bir masaya oturup sohbet eşliğinde yemeklerimizi yedik. Kısa bir süre sonra üşüme geldi ve titremeye başladım. Gökhan kuş tüyü montunu getirip verdi ve ısındım. Yemek sonrası çadıra gidip yarışa başlamadan önce hazırladığım banyo malzemelerimi alıp duş almaya gittim. Banyo lifim olmadığım için yoğun tuzdan tam olarak kurtulamadım ama yine de artık temizdim ve tek ihtiyacım şey uykuydu. Çadıra girip biraz döndüm ve kendimi en rahat edebileceğim konuma getirip, derin bir uykuya daldım.

Kemal Kadir ÖZKARAKAŞ

8 Beğeni