Alanya Ultramaraton Yarış Raporum 2019

ultramaraton
#1

Alanya Ultra 73 K Yarış Raporum (2019)

Alanya Ultra Maratonu son üç seneden beri koşmak isteyip de koşamadığım yarışlardan biriydi. En nihayetinde üçüncü senesinde katılma fırsatı yakaladım. Red Team olarak çoğunluğumuz katılamasak da farklı kategorilerde beş kişi olarak katılabildik.

Cuma günü 11:30 uçağıyla Sabiha Gökçenden Antalya havalimanına uçtum. Organizasyonunun gönderdiği servis aracıyla da önceden rezervasyon yaptırdığım otele vardım. Otele benden önce gelen Erol (Dinneden) ve İbrahim (Kara) ile birlikte yarış kitlerimizi almak için Kızılkule’ye gittik. Alper (Dalkılıç) ve Atıl’la (Ulaş) biraz lafladık yarış kitlerimizi aldık ve yemek yemeye gittik. Hem yolculuk yormuştu hem de karnım acıkmıştı. Karnım doyunca keyfim yerine geldi. Otele geri dönüp otellin sahilinde birer bira içtik ve yarınki yarışa güç toplamak adına inzivaya çekildik.

Yatmadan önce bırakma çantasıyla birlikte yarış malzemelerimi hazırladım. Saat 09:00’da yattım. Sabah saat 05:00’de uyandım ve bir gün önce marketten aldığım kahvaltılıkları yiyip yarış kıyafetlerimi giydim. Erol’la lobi de buluşup Kızılkule’ye gittik. Cuma gecesi on iki gibi otele giriş yapan Elif (Ateş) ve Ünal ( Doğan) da arkamızdan yarış alanına geldiler ve beraber fotoğraf çektirdik. Dün gece yarışa dair endişelerim vardı fakat yarış sabahı kendimi gayet motive hissediyordum. Her şey yolundaydı ve bu yarış bitecekti.

İki hafta önce Büyükada yarı maratonunda tanıştığım ve son 7-8 km’yi beraber koştuğumuz Selim de yanıma geldi ve onu bizim gruptakilerle tanıştırdım. Keza kuzenimin arkadaşı olan ve daha öncesinde tanışıp arkadaş olduğum Barış da yanıma geldi ve onunla da sohbet etme fırsatı yakalamış oldum.

Sabah deniz manzarası çok güzeldi ve şansımıza hava da soğuk değildi. ‘’Show must go on’’ şarkısı çaldı ve saat yedide yarış başladı. Yarışa arka sıralardan başlamıştık ki çok geçmeden bunun kötü bir fikri olduğunu anladım. Yarış başlar başlamaz Erol Elif ve Ünal’ı kaybettim. Ben 73 km koşarken onlar 50 km koşacaklardı ama yine de uzun bir süre parkurumuz aynıydı. Yarışa Selimle beraber başlamıştık. Kızılkule’nin solundan yukarıya doğru koşmaya başladık. Sonra bir anda patika başladı ve yakın mesafede olmama rağmen yokuş dik olduğu için önümde tırmanan insanlar gözüme şekere üşüşen karıncalar gibi gözüktü. Bir an durup onların fotoğraflarını çekmek istedim.

Yüksek patikanın sonrasında asfalta çıktık. Bir süre yokuş yukarı koştuktan sonra sahil şeridinden koşmaya başladık. Sonrasında alt geçitten geçip karşı şeride geçtik ve kısa bir süre sonra patika başladı. İlk istasyonda sadece su vardı. Oyalanmadan yoluma devam ettim. Selim eliyle hadi işareti yapıp beni hızlandırmaya çalışıyordu. Ben de yine elimle sen devam et işareti yapıyordum. Onunla ayrıldık artık tek başıma koşuyordum. İkinci istasyona vardığımda Selimi orada gördüm. Hemen arkamdan gelen bir grup vardı onları görünce kalabalığa kalmamak için hemen yola çıktı bir daha parkurda onu görmedim.

İstasyonda bir şeyler atıştırdım sularımı doldurdum ve oyalanmadan yola çıktım. Yirmi beşinci km’deki üçüncü istasyona saat 12.00’a kadar varmam gerekiyordu. Yol genel olarak yukarı çıksa da inişli çıkışlıydı ve tek kişilik dar patikalarda koşulabiliyordu. Ormanının içinden geçerken ağaçların arasında güneş almayan yerler esiyor ferahlık hissi veriyordu. Çok geçmeden güneş gören alanlara çıkınca da şapkamın üzerinde taşıdığım güneş gözlüğümü takıyordum. Yolda Cenk (Turan) ile karşılaştım. Bir süre onunla sohbet ederek koştuk. Keyifli yolculuk sonrası biraz hızlanarak tek başıma koşmaya başladım. Sonra Barışla karşılaştık ve onunla koşmaya başladık. Kuruçay’a vardığımızda saat 11.16’ydı. Hemen arkamızdan Cenk geldi ve gelmesiyle gitmesi bir oldu. Biraz atıştırıp Barış’la biz de yola koyulduk. İstasyon görevlisi Polat Dede üstüne basa basa asfalttan devam edip ileriden sola döneceksiniz dediyse de önümüzde giden yabancı koşucuları takip ederek asfalttan yokuş yukarı koşmaya başladık. Sonra Polat dede Jandarma kamyonetiyle gelip bizi yoldan çevirdi. Çok fazla zaman kaybetmediğimizi düşünüyordum, ta ki zirveye varana kadar.

Patikaya girer girmez tırmanmaya başladık. Yokuş yukarı gitmeyi oldum olası sevmemişimdir ki bu seferki eğim seviyesi alışık olduğumun dışındaydı. Bitmek tükenmek bilmeyen tırmanışlar beni ziyadesiyle yordu. Barış benden daha antrenmanlıydı ve ben den daha hızlı çıkıyordu. Bir süre sonra irtifayı hızlı aldığım için midem bulandı. Bulduğumuz bir gölgelikte biraz dinlendik. Ara ara dinlenerek çıkıyorduk. Bu sayede oksijen seviyesine alışmış oldum. En nihayetinde zirveye vardık; fakat bir sorun vardı. Zirveye saat 13.00’a kadar varmamız gerekiyordu; fakat 13 dk. geç varmıştık. Görevli çocuğa zaman sınırına takılıp takılmadığımızı sorduk. Ahmet (Arslan) abiye sordum, devam etsinler diyor dedi. O sırada bir tartışma konusu başladı. Eğer zaman sınırına takıldıysak ve itra puanı alamayacaksak devam etmeyelim diyenler oldu. Kafam karışmıştı ama bir yandan koşmak da istiyordum. Sakallı bir koşucu ben antrenman yapıyorum, koşuyu tamamlayacağım dedi. Onun bu fikrine ben de katıldım.

İstasyonda sadece su vardı. Sularımı doldurdum ve çantamdaki enerji barımdan biraz yedikten sonra yokuş aşağı doğru koşmaya başladım. Dönemece gelmiştim ki Barışı, tansiyonu çıktığı için yarışı bırakan bir koşucuyla gördüm. Ne oldu dedim, ikinci görevlinin, zaman sınırına takıldığımızı söylediğini ve bu yüzden yarışı bıraktığını söyledi. Ben bırakmıyorum antrenman yapıyorum dedim ve yoluma devam ettim. Bir süre patikadan devam ettikten sonra kaygan teknik inişler başladı. Sakallı koşucuyu gördüm ve çok kısa bir süre sonra onu geçtim. Yol inişli çıkışlı olsa da genel olarak iniş kısma geçmiştik. 38. km’deki istasyon 7 km ötedeydi ve bir saat kırk beş dakikam vardı. Yani artık zaman sorunumun kalmadığını düşünüyordum.

Park Orman’a vardığımda saat 14.37’ydi. Adından da anlaşılacağı üzere ahşap masaların olduğu, huzurlu ormanın için de bir parktı burası. İstasyonda Atıl Ulaş’ı gördüğüme sevindim. Bana kola, çorba makarna ve son anda gördüğüm baharatlı patateslerden getirdi. Makarna soğuktu fakat çorba çok lezzetliydi, yarım bardak daha içtim. Tuzlu baharatlı küçük top patatesler de çok iyi düşünülmüştü. Karşımda oturan koşuculardan biri zaman sınırına takılmadığı halde koşuyu bırakma kararı aldı. Benden hemen sonra sakallı koşucu ve iki tane Kosovalı koşucu da geldi. Ben yemek yerken diğer görevli bırakma çantamı getirdi. Tişörtümü değiştirdim ve bırakma çantamdan babybel peynirlerimden alıp, 14.55’de yani beş dakika kala yola çıktım ki Atıl beni ve diğer koşucuları istasyondan çıkmamız konusunda uyarıyordu.

Mahmutseydi istasyonuna 11,5 km vardı ve iki saatte yani en geç 17.00’da varmam gerekiyordu. Enerjim gayet yerindeydi, çizelgenin aksine parkur inişli çıkışlı olsa da zamanında varacağıma dair inancımı yitirmeden koşmaya başladım. Akan sulardan ormanlardan geçtim. Soğuk su akan bir çeşmeden su doldurdum. Sürem az kaldıkça sıkılmaya başladım ama ümidimi yitirmedim. Kırsal patikadan asfalta çıkınca yaklaştığımı fark ettim ve 16.53’de yedi dk. kala istasyona ulaştım. İstasyonda beni Savaş Gündüz karşıladı. Çok motive olduğumu, iyi göründüğümü söyledi fakat neden geç geldiğimi sordu. Zirve tırmanışının beni çok yorduğunu söyledim. Çocuklar sularımı doldurup verdiler. İstasyondan benim dışımda bir kadın koşucu vardı. Bir sandalyeye oturmuş diğer sandalyeye de bacağını uzatmış sakatlanan ayağına merhem sürüyordu. İşi bitince sandalyelerden birini alıp oturdum. Bırakıp bırakmadığını sordum, bırakmadığını söyledi ve benim önümden yola koyuldu. İstasyon için ayrılan sürenin dolmasına 2-3 dakika kala ben de yola çıktım ve çok geçmeden kadın koşucuyu geçtim.

Uzun bir süre tek başıma koştum, yol inişli çıkışlı olmasına rağmen koşulabilir tek kişilik patikalardan oluşuyordu. Orman içi geçişler yoğunluktaydı. Yokuş yukarı hızlı olmasa da yürüyor, yol düz ve yokuş aşağı oldu mu koşuyordum. Bir süre sonra karşıma orta yaşlı erkek bir koşucu çıktı. Onu geçerken, hormonel dengesi bozulduğu için söyleniyordu. Böyle koşu olmaz koşulmuyor dedi. Ben de sakince ultralar böyle olur dedim. Yetişemeyeceğiz dedi. İstasyona kadar 6 km var ve bir saat kırk beş dakikada gitmemiz gerekiyor gayet yeterli bir süre yetişiriz dedim. (Tabi bunu yorgunluğun etkisiyle biraz kaba bir dille söylemiş olabilirim.) Onu geçtikten kısa bir süre sonra, 2017’deki bitiremediğim İznik Ultrada badim olan Serhat’ı (Kıralı) gördüm. O yokuşun en üstündeyken ben de en altında tırmanmaya hazırlanıyordum. Bir süre sonra tek kişilik patika koşulabilir seviyeye geldi ve kolay gelsin diyerek yanından geçip gittim. Ormanın içinde yol sola doğru kıvrıldı ve yukarı doğru tırmanmaya başladım. Yokuş bitti aşağı doğru koşmaya başladım ve en son asfalta inip sola doğru koşmaya başladım. Sonra soldan tekrar patikaya girdim. Ben yukarı tırmanırken Serhat aşağıda asfalttaydı ve bu son yokuş mu diye sordu. Bilmiyorum çizelgeye güvenmiyorum dedim ve yoluma devam ettim.

Aslında çizelge yanlış değildi ama kâğıda sığması amacıyla sıkıştırıldığı için iniş çıkışların detayı görünmüyordu. Haliyle çizelgeye bakan biri artık hiç tırmanış yok diyerek, tırmanışla karşılaşınca yorgunluğun etkisiyle kendini kandırılmış hissedip sinir harbi yaşayabilirdi ki bunun örneğini şu yukarıda bahsettiğim orta yaşlı koşucuda gördüm.

Yedinci istasyon olan Paşaköy’e 18.45’de varmıştım ve on beş dakika içinde buradan çıkmam gerekiyordu. Arkamdan hemen Serhat ve diğer koşucu da geldiler. Peynir ekmek yedim, çay çorba kola içtim, kafa lambamı taktım ve bir anda üşüme geldi. Hareket etmezsem hipodermiye gireceğimi anlayarak hemen kalktım. Orada 10 dk. harcamıştım. Diğer koşucular da benimle birlikte kalktılar. Görevliler sadece yedi yüz metrelik bir yükseklik olduğunu sonra hep iniş olduğunu söylediler. İstasyonun hemen karşısında dik bir rampa vardı orayı tırmanır tırmanmaz yol düzleşti. Arkamdan endişeli bir surat ifadesiyle diğer koşucu geldi zamana takılacağız dedi. Olsun abi deneyelim, yetişemesek de tamamlarız dedim. Hızla koşmaya başladım ve onu arkamda bıraktım. Solda bir ağacın dibinde ihtiyaç molası verirken arkamdan bir koşucu geçti. Gelen Serhat’tı ve sanırım diğer koşucu yarışı bırakmıştı.

O önde ben arkada koşuyorduk ki, düz gitmesi gerekirken yanlışlıkla soldaki patikaya girdi. Düz devam ederek haliyle önüne geçtim. Bu sefer ben önde o arkada koşuyorduk. Hava yavaş yavaş kararmaya başladı ve kafa lambamı yaktım. Nihayetinde teknik inişli bölüme geçtik. Yokuş aşağı teknik patikaları oldum olası sevmişimdir. Yorucudur bilhassa yarışın sonunda yer alıyorsa ama bir o kadar da eğlencelidir. Kafa lambamın (Petzl) 750 lümen olması ve iyi baton kullanmam sayesinde karanlıkta teknik inişli bölümü hızla geçtim. Serhat’la arama mesafe koymuştum, kafama lambasının ışığından nerede olduğunu görebiliyordum. İnerken o kadar hızlıydım ki düz yola çıktığımda koşacak gücüm kalmamıştı ve yürüme hızında koşmaya başlamıştım. İstasyona gitmeden asfalta çıktım. Yolun solunda beyaz bir araba vardı ve içinde adamlar oturuyordu. Arabaya doğru bakınca kafa lambamla istemden de olsa onları rahatsız ettim ve içlerinden biri arkamdan burayı çok mu aradın diye bağırdı. Arkama dönüp baktım arabanın içinden önüne bak diye bir ses duydum. Önüme dönüp koşmaya başlamıştım ki araba yanımdan geçti ve içindeki genç bana ‘’davay davay’’ (Rusça Hadi Hadi) dedi. Araba uzaklaşmıştı. Serhat düz yola geçince aradaki farkı kapattı ve 69. km’deki istasyona yaklaşırken arkamdan bekle beni beraber itiraz edelim süreyi aştık diyerek bağırdı. Ben de ona boş ver devam et bahsini bile açma bence dedim.

İstasyona vardığımızda görevli çocuklara zaman sınırına takıldığımız için yarış dışı kalıp kalmadığımız sordu. Çocuk da 16 dk. geç gelmemize rağmen bu saatten sonra zaman sınırı olmaz devam edin dedi. İstasyonda su uzatmışlardı gayri ihtiyarı kana kana suyu dikip içmeye başladım. İstasyondan çıkarken çok su içtiğim için koşmakta güçlük çekiyordum. Artık koşarak şehrin içine gelmiştik. Alt geçitten geçip koşmaya başladık. Solda bulduğum ağacın dibinde ihtiyaç molası verip yoluma devam ettim. Serhat önümde benden daha hızlı koşuyordu ve zamanla aramızdaki farkı kapatıp gözden kayboldu.

Sonunda dört kilometrelik son bölümde bitti ve saatimin kadranı 73 km’yi gösteriyordu. Madalyamı aldım. Benden önce bitiren Cenk ve Selim beni tebrik ettiler ve ben de onları tebrik ettim. Arkadaşlarım (Erol, İbrahim, Ünal) geldiler ve bana buz gibi Bomonti Filtresiz bira verip beni tebrik ettiler. On dört saatte bitirmem gereken yetmiş üç kilometreyi dört dakikalık zaman farkıyla aşmıştım. İbrahim görevli ekibe zaman sınırına takılıp takılmadığımı sormuş. Ekip süreye takılmadığımı söyleyince sevindim. Red Team olarak masamıza geçtik ve biten yarışın aksine hiç bitmeyecek sohbetimiz başlamıştı.

Kemal Kadir ÖZKARAKAŞ

5 Likes

bu konuyu ayırdı #2

A post was merged into an existing topic: Alanya Ultra 2019

0 Likes

kapatıldı #3
0 Likes